KESİNLEŞMİŞ MAHKEME KARARI İPTAL EDİLEBİLİR Mİ, NASIL?
H.Erdal DEMİR

KESİNLEŞMİŞ MAHKEME KARARI İPTAL EDİLEBİLİR Mİ, NASIL?

Yazımızın hemen alt kısmına Danıştay 5. Dairesi’nin 2007/81 Esas, 2009/1103 Karar Nolu kararlarını ekliyoruz.

              Bu kararın gerekçesinin bir bölümünde “…Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti olduğu vurgulanmakta ve 138. maddesinin son fıkrasında "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiç bir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez" yolunda açık, kesin ve buyurucu bir kurala yer verilmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesinin 4001 sayılı Yasayla değişik 1. fıkrasının birinci tümcesi de "Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur" şeklindeki kuralıyla Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan "hukuk devleti" ilkesine uygun bir düzenleme getirmektedir. Söz konusu ilke karşısında, idarenin maddi ve hukuki koşullara göre uygulanabilir nitelikte olan bir yargı kararını "aynen" ve "gecikmeksizin" uygulamaktan başka bir seçeneği bulunmamaktadır…” şeklinde tanımlama olduğunu görmekteyiz.

            Yine kararda “…Dosyanın incelenmesinden; davacının Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcılığı görevinden alınmasına ilişkin 7.9.1999 günlü müşterek kararnamenin Danıştay Beşinci Dairesi'nin 30.11.2002 günlü, E: 1999/4627, K:2002/4108 tarihli kararıyla iptal edildiği, anılan kararın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 24.3.2005 günlü, E:2003/262MK:2005/158 sayılı kararıyla onandığı; iptal davası devam ederken, davacının 31.1.2000 tarihinde kurumlararası nakil yoluyla Çevre Bakanlıgı'na daire başkanı olarak geçtiği ve Eylül 2000 tarihinde de emekliye ayrıldığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda da değinildiği üzere, 7.9.1999 tarihli görevden alınma işlemi nedeniyle, davanın açıldığı tarih itibariyle davacının menfaatinin ihlal edildiği açık olup, davacının bu işlemle ilişkisinin dava sonuna kadar sürmesi gerekmemektedir.
Bu durumda, söz konusu anayasal ve yasal düzenlemeler uyarınca davalı idarenin bağlı yetki içerisinde bulunduğu açık olup, bu doğrultuda davalı idarenin ilgili idarelerle gerekli koordinasyonu sağlayarak davacıyı Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcılığı görevine iade etmesi gerekirken, dava sürmekte iken adı geçenin başka bir kuruma geçtiği ve daha sonra emekliye ayrıldığı gerekçesiyle davayı reddeden İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir…” ibaresi de yer almıştır.

            Bu karardan da anlaşıldığı üzere Mahkeme kararlarının uygulanmaması söz konusu değildir. Bir Mahkeme kararının doğruluğu veya yanlışlığı tartışılmaksızın uygulanması icap etmektedir.  Adı geçen İdare Mahkemesi kararında, bir kamu görevlisinin açtığı iptal davası sonrasında, başka bir kuruma atamasının yapıldığı, ardından emekli olduğu, aradan geçen süreye ve emekliliğe rağmen iptal hükmü uyarınca eski kurumunda göre başlamasının gerektiği belirtilmiştir.

                Anlaşılan şudur: Mahkeme kararları istisnasız uygulanır, hukuk aleminde varlığı son bulmadıkça karar geçerlidir. Adil yargılanma hakkının unsurlarından biri de mahkemeye erişim hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne götürme ve aynı zamanda mahkemece verilen kararın uygulanmasını isteme haklarını da kapsar. Mahkeme kararlarının uygulanması, yargılamanın dışında olmakla birlikte onu tamamlayan ve yargılamanın sonuç doğurmasını sağlayan bir unsurdur. Karar uygulanmazsa yargılamanın da bir anlamı olmayacaktır (benzer yöndeki AİHM kararı için örnek. Honsby/Yunanistan, 18357/91, 19/3/1997, § 40). Bu nedenle yargı kararlarının uygulanması "mahkemeye erişim hakkı" kapsamında değerlendirilmektedir. Buna göre, yargılama sonucunda mahkemenin bir karar vermiş olması yeterli değildir; ayrıca bu kararın etkili bir şekilde uygulanması da gerekir. Hukuk sisteminde, nihai mahkeme kararlarını, taraflardan birinin aleyhine sonuç doğuracak şekilde, uygulanamaz hale getiren düzenlemeler bulunması veya mahkeme kararlarının icrasının herhangi bir şekilde engellenmesi hallerinde, "mahkemeye erişim hakkı" da anlamını yitirecektir.

                OLAĞAN KANUN YOLLARI (İTİRAZ, İSTİNAF VE TEMYİZ YOLU) TÜKETİLDİKTEN SONRA BAŞVURULABİLECEK İKİ OLAĞANÜSTÜ KANUN YOLU VARDIR. İŞTE BU İKİ YOL, KESİNLEŞMİŞ KARARLARIN BOZULABİLDİĞİ YOLLARDIR.

            Bunlardan ilki, Yargılamanın İadesidir.

Kanun yollarından geçerek (veya geçmeksizin) kesinleşen ve kanunda açıkça belirtilen bazı ağır hatalar nedeniyle kesin hükmün tekrara gözden geçirilmesine ve aynı dava hakkında yeni bir hüküm verilmesine istisnai olarak izin verilmektedir. Bu kurum 1086 sayılı mülga Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda(HUMK) “iade-i muhakeme”, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) ise, “yargılamanın iadesi” şeklinde adlandırılmıştır (HUMK m. 445-454; HMK m. 374 - 381). Ancak ülkemizde, öğreti ve uygulamada bu kurumu ifade etmek üzere çoğunlukla “yargılamanın yenilemesi” kavramı kullanılmaktadır.

HMK  374. Maddesinde “ (1)Yargılamanın iadesi, kesin olarak verilen veya kesinleşmiş olan hükümlere karşı istenebilir” denilmiştir.

Yargılamanın iadesi sebepleri, ise HMK.375 Maddesinde 1. Fıkrasında sıralanmıştır: Bunlar:

(1)Aşağıdaki sebeplere dayanılarak yargılamanın iadesi talep edilebilir:

a) Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması.

b) Davaya bakması yasak olan yahut hakkındaki ret talebi, merciince kesin olarak kabul edilen hâkimin karar vermiş veya karara katılmış bulunması.

c) Vekil veya temsilci olmayan kimselerin huzuruyla davanın görülmüş ve karara bağlanmış olması.

ç) Yargılama sırasında, aleyhine hüküm verilen tarafın elinde olmayan nedenlerle elde edilemeyen bir belgenin, kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması.

d) Karara esas alınan senedin sahteliğine karar verilmiş veya senedin sahte olduğunun mahkeme veya resmî makam önünde ikrar edilmiş olması.

e) İfadesi karara esas alınan tanığın, karardan sonra yalan tanıklık yaptığının sabit olması.

f) Bilirkişi veya tercümanın, hükme esas alınan husus hakkında kasten gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun sabit olması.

g) Lehine karar verilen tarafın, karara esas alınan yemini yalan yere ettiğinin, ikrar veya yazılı delille sabit olması.

ğ) Karara esas alınan bir hükmün, kesinleşmiş başka bir hükümle ortadan kalkmış olması.

h) Lehine karar verilen tarafın, karara tesir eden hileli bir davranışta bulunmuş olması.

ı) Bir dava sonunda verilen hükmün kesinleşmesinden sonra tarafları, konusu ve sebebi aynı olan ikinci davada, öncekine aykırı bir hüküm verilmiş ve bu hükmün de kesinleşmiş olması.

i) Kararın, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması.

Maddenin 2. Fıkrasında ise tanık, bilirkişi, tercüman ile taraf yemini konusunda dava şartı olarak, kesinleşmiş bir ceza mahkûmiyet kararı ile belirlenmiş olması şartına bağlıdır. Fıkra metni ise;

“(2) Birinci fıkranın (e), (f) ve (g) bentlerindeki hâllerde yargılamanın iadesinin istenebilmesi, bu sebeplerin kesinleşmiş bir ceza mahkûmiyet kararı ile belirlenmiş olması şartına bağlıdır. Delil yokluğundan başka bir sebeple ceza kovuşturmasına başlanamamış veya mahkûmiyet kararı verilememiş ise ceza mahkemesi kararı aranmaz. Bu takdirde dayanılan yargılamanın iadesi sebebinin, yargılamanın iadesi davasında öncelikle ispat edilmesi gerekir.” Şeklindedir.

Üçüncü kişilerin yargılamanın i adesini isteyebilme hususu ise yasanın 376. Maddesinde tanımlanmıştır. Yasanın 376. Maddesi, Üçüncü kişilerin hükmün iptalini düzenlemiştir.

MADDE 376- (1) Davanın taraflarından birisinin alacaklıları veya aleyhine hüküm verilen tarafın yerine geçenler, borçluları veya yerine geçmiş oldukları kimselerin aralarında anlaşarak, kendilerine karşı hile yapmaları nedeniyle hükmün iptalini isteyebilirler

Yargılamanın İadesinde Süre ise yasanın 377. Maddesinde süre öğrenme tarihinden itibaren üç ay olarak belirlenmiştir. Ancak, her hâlde iade talebine konu olan hükmün kesinleşmesinden itibaren on yıl olarak belirlenmiştir.

HMK, MADDE 377- (1) Yargılamanın iadesi süresi;

a) Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olduğunun öğrenildiği,

b) 375 inci maddenin birinci fıkrasının(b) ve (c) bentlerinde öngörülen hâllerde, kararın davalıya veya gerçek vekil veya temsilciye tebliğ edildiği; alacaklı veya davalı yerine geçenlerin karardan usulen haberdar olduğu,

c) Yeni belgenin elde edildiği veya hilenin farkına varıldığı,

ç) 375 inci maddenin birinci fıkrasının(d), (e), (f) ve (g) bentlerindeki hâllerde, ceza mahkûmiyetine ilişkin hükmün kesinleştiği veya ceza kovuşturmasına başlanamadığı yahut soruşturmanın sonuçsuz kaldığı,

d) Karara esas alınan ilamın bozularak kesin hüküm şeklinde tamamen ortadan kalkmasından haberdar olunduğu,

e) 375 inci maddenin birinci fıkrasının(i) bendinde yazılı sebepten dolayı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararının tebliğ edildiği,tarihten itibaren üç ay ve her hâlde iade talebine konu olan hükmün kesinleşmesinden itibaren on yıldır.

(2) 375 inci maddenin birinci fıkrasının(ı) bendinde yazılan sebepten dolayı yargılamanın yenilenmesi süresi ilama ilişkin zamanaşımı süresi kadardır.

Yasanın 380. Maddesinde  İnceleme sonunda, dayanılan yargılamanın iadesi sebebi sabit görülürse, yeniden yargılama yapılarak ortaya çıkacak duruma göre verilmiş olan karar onanır veya kısmen yahut tamamen değiştirilir. Ancak, davacının açık veya zımni muvafakati olmaksızın vekil veya temsilci olmayan kimselerin huzuruyla davanın görülmüş ve karara bağlanmış olması yahut 375 inci maddenin birinci fıkrasının(ı) bendine dayalı olarak yargılamanın iadesi dilekçesi kabul olunursa, başka bir inceleme yapılmaksızın hüküm iptal edilir.

(2) Bu husus, iade yoluyla incelenmesi istenen hükmün bütün nüshalarında gösterilir.

Ceza Yargılamasında, Yargılamanın İadesi Ceza Muhakemesi Kanununun 311. Maddesinde belirtilmiştir.Madde de sayılan hususlar vuku bulmuş ise Yargılamanın İadesine başvurulabilmektedir.

5271 S.lı Ceza Muhakemesi Kanununun 311. Maddesi:

(1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:

 

a)Duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği anlaşılırsa. 

 

b) Yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükmü etkileyecek biçimde hükümlü aleyhine kasıt veya ihmal ile gerçek dışı tanıklıkta bulunduğu veya oy verdiği anlaşılırsa. 

 

c) Hükme katılmış olan hâkimlerden biri, hükümlünün neden olduğu kusur dışında, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkûmiyetini gerektirecek biçimde görevlerini yapmada kusur etmiş ise. 

 

d) Ceza hükmü hukuk mahkemesinin bir hükmüne dayandırılmış olup da bu hüküm kesinleşmiş diğer bir hüküm ile ortadan kaldırılmış ise. 

 

e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa.

 

f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.

 

(2) Birinci fıkranın (f) bendi hükümleri, 4.2.2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararları ile, 4.2.2003 tarihinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular üzerine verilecek kararlar hakkında uygulanır.

Kanun Yararına bozma ise, hem ceza, hem de hukuk yargılamasında olağanüstü kanun yolu olarak benimsenmiştir. HMK 363. Maddesinde bu husus tanımlanmıştır.

(1) İlk derece mahkemelerinin ve bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin kesin olarak verdikleri kararlarla, istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlara karşı, yürürlükteki hukuka aykırı bulunduğu ileri sürülerek Adalet Bakanlığı veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kanun yararına temyiz yoluna başvurulur. 

(2) Temyiz talebi Yargıtayca yerinde görüldüğü takdirde, karar kanun yararına bozulur. Bu bozma, kararın hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmaz. 

(3) Bozma kararının bir örneği Adalet Bakanlığına gönderilir ve Bakanlıkça Resmî Gazetede yayımlanır.

Dikkat edilirse, kanun yararına bozma da bozma, kararın hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmamaktadır. Yani bozmaya rağmen karar uygulanmaktadır. Peki, o halde niçin bu yol mevcuttur? Bu yol, hukuk aleminde yanlış kararların bulunmaması, bu kararların hukuka uygun olmadığının tespit ve ilanı anlamında önem taşımaktadır. İlgilisi olan kişilerin başvurularını Adalet Bakanlığı’nın uygun bulması halinde, bakanlık konuyu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na ileterek, Yargıtay’ın incelemesini ister. Başsavcılık Makamının bu talebi reddetmesi uygulaması yoktur. Adalet Bakanı resen de konuyu kanun yararına bozmaya götürmesi için Başsavcılığa müracaatı genel yoldur.

Hukuk Yargılamasında kararın hukuki sonuçları ortadan kalmasa da, maddi gerçeği ve adaleti ortaya çıkarmak olan ceza yargılamasında kanun yararına bozma sonuca etkili olmaktadır.

“Kanun yararına bozma” başlıklı CMK m.309’un ilk üç fıkrasına göre;

“Hakim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir.

Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar”.

Kanun yararına bozmada yetki Adalet Bakanlığı’nda olup, Bakanlığın hukuka aykırı olduğunu öğrendiği yargı kararı veya hükmüne karşı kanun yararına bozma yoluna başvurması resen bakanlıkça yapılabilir. Ancak karar veya hükmün cumhuriyet savcısı, sanık, hakim, mahkeme, şikayetçi veya müdahil olarak ilgilisi olan kişi, kanun yararına bozma yolunu kullanması için de Bakanlığa başvurabilir. Elbette Bakanlık, başvuruda yer alan talep ve gerekçe ile bağlı değildir. Ancak keyfi olarakta başvuru reddedilmemelidir. 
Başvuru keyfi olarak reddedildiğinde, ilgilinin idari nitelik taşıyan bu red kararının iptali için idari yargı yoluna (Danıştay’a) başvurabilme hakkı vardır. Aksi durumda, “hukuk devleti” ilkesi ve hak arama özgürlüğü engellenmiş olur. İdari yargı, kanun yararına bozmaya konu başvuru dilekçesinin içeriği ve işin esası hakkında karar veremeyecek olsa da, kanun yararına bozma yolunun şartlarının oluşup oluşmadığını inceler ve karar verir.

CMK m.310’a göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay tarafından hükümlünün cezasının kaldırılmasının veya hükümlüye daha ceza verilmesinin mümkün olduğu ve bu konuda Adalet Bakanlığı’nın başvurmadığı durumda doğrudan kanun yararına bozma için Yargıtay’ın ilgili ceza dairesine başvurabilme yetkisi vardır.

Kanun yararına bozma talebinin ilgili Yargıtay dairesi tarafından reddedilmesi üzerine, bu red kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı CMK m.308 uyarınca itiraz yoluna başvurabilmektedir.

Bozma ile ilgili bozma nedenleri, CMK m.309/4’de sınırlı olarak sayılmıştır. Kanun koyucu, kesinleşen yargı karar ve hükümlerinin çok basit ve esası etkilemeyen nedenlerle bozulmasını istemiştir.  
Kanun yararına bozma konusu edilen karar; temyiz kanun yoluna tabi olmayan ve verildiği anda kesin nitelikte bir karar olabileceği gibi, temyizi mümkün bulunmasına rağmen bu yola başvurulmaksızın kesinleşen karar da olabilir (A. Aydın Kuyucu, Ceza Yargılaması Hukukunda Kanun Yararına Bozma, Adalet Yayınevi, Ankara, 2012, s.43.)

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu'nun 26.10.1932 tarihli ve 29/32 sayılı kararına göre; “Adalet Bakanlığı'nın uygulamadaki yanlışlıklardan başka esasa ve hükme etkili usul yanlışlıklarından dolayı da yazılı emir verme yetkisi vardır. Yazılı emir ile bozulan mahkeme hükmü davanın esasını çözümlüyor ise yargılamanın tekrarlanmaması, davanın esasını çözümlemiyorsa yargılamanın tekrarlanması gerekir” (A. Aydın Kuyucu, Ceza Yargılaması Hukukunda Kanun Yararına Bozma, Adalet Yayınevi, Ankara, 2012, s.235).

 “Kanun yararına bozma” adlı olağanüstü kanun yolu, yalnızca hakim veya mahkeme tarafından verilen ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerle itiraz kanun yolu açık olup da itiraz edilmeden kesinleşen kararları kapsamaktadır. CMK m.309’da bu konu belirtilmiştir ( Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nin 02.11.2011 tarihli, 2011/24626 E. ve 2011/38231 K. sayılı kararı. Daire, itiraza tabi olup da itiraz edilmeksizin kesinleşen karara karşı kanun yararına bozma yoluna başvuran hükümlüler yönünden haklarında verilen disiplin cezası ile ilgili Yerel Mahkeme kararını bozmuştur).

Sonuç olarak, kesinleşmiş kararlar mutlak surette uygulanırlar. Kesinleşmiş kararlar için hem hukuk aleminde yanlış kararların bulunmaması, hem maddi gerçeğe ve adalete ulaşmak için kesinleşmiş kararların bozulması yargılamanın yenilenmesi ve kanun yararına bozma yolları ile olabilmektedir.

 

Mahkeme Kararının Uygulanmasını Ortaya Koyan Danıştay Kararı:

DANIŞTAY
5. Daire 2007/81 E.N , 2009/1103 K.N.


Özet
DAVACININ BİR BAŞKA KURUMA GEÇMİŞ VEYA EMEKLİYE AYRILMIŞ OLMASININ, VERİLEN YARGI KARARININ UYGULANMASINI ENGELLEMEYECEĞİ HAKKINDA.




İçtihat Metni

Ankara 9. İdare Mahkemesi'nin 17.5.2006 günlü,

E:2005/2078, K:2006/1154 sayılı kararının dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.

Cevabın Özeti : Temyizi istenen kararın yöntem ve yasaya uygun

olduğu, ileri sürülen nedenlerin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesine uymadığı, bu nedenle istemin reddi gerekeceği yolundadır.

Danıştay Tetkik Hakimi: Jale Kalay

Düşüncesi : Dosyanın incelenmesinden, davacının 7.9.1999 günlü

işleme karşı açtığı davada Dairemizce verilen 16.12.1999 tarih ve E: 1999/4627 sayılı yürütmenin durdurulması kararı üzerine, davacının halihazırda kurumlararası nakil yoluyla Çevre Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı görevine geçmiş ve Sağlık Bakanlığı ile kurumsal bağının kalmamış olması nedeniyle sadece özlük haklarının iadesini 1.2.2000 tarihli dilekçesiyle talep ettiği; bu istemi doğrultusunda, dava konusu işlemin kurulduğu tarihten Çevre Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı görevine başladığı tarihe kadar yoksun kaldığı maaş ve özlük haklarının davacıya 9.2.2000 tarihli onay ile ödendiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda, davacının; açmış olduğu dava sonucunda verilen yargı kararının işlemin iptaline yönelik kısmının aynen uygulanması yönünde bir istemde bulunmamış olması, anılan kararın sadece özlük ve parasal haklarının iadesi kısmının uygulanmasını talep etmesi ve bu talebinin de yerine getirilmesi; öte yandan; kurumlararası nakil yoluyla geçmiş olduğu Çevre Bakanlığındaki görevinden de emekliye ayrılmış olması karşısında; hakkında verilen yargı kararının işlemin iptaline yönelik kısmının uygulanması yolundaki 1.9.2005 tarihli başvurusunun kabulünün, artık davalı idarenin takdir yetkisi kapsamında kaldığı kuşkusuzdur.

Açıklanan nedenlerle, davalı idarece kurulan işlemde hukuka aykırılık bulunmadığından, İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı : Mehmet Akkaya

Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen kararların

temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.

Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MÎLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesi'nce işin gereği düşünüldü:

Dava; Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapmakta iken 7.9.1999 tarihli müşterek kararname ile görevden alınan davacının, anılan işleme karşı Danıştay'da açmış olduğu davanın lehine sonuçlanması üzerine, yargı kararının uygulanması istemiyle yaptığı 1.9.2005 tarihli başvurunun reddine ilişkin 6.9.2005 tarihli işlemin iptali ile 20.000.-TL manevi zararın yasal faiziyle birlikte ödenmesine hükmedilmesi istemiyle açılmıştır.

Ankara 9. İdare Mahkemesi'nin 17.5.2006 günlü, E:2005/2078, K:2006/1154 sayılı kararıyla; davacının, görevden alınmasına ilişkin işleme karşı açtığı davada 31.10.2002 tarihinde verilen iptal kararından önce 31.1.2000 tarihinde kendi isteğiyle Çevre Bakanlığı'na naklen atandığı ve Eylül 2002 tarihinde de bu görevden kendi isteğiyle emekliye ayrıldığının anlaşıldığı; bu itibarla, ortada maddi ve hukuki koşullara göre uygulanması gereken bir iptal kararı bulunmadığından dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmediği; öte yandan, davacının mahkeme kararının uygulanmasından dolayı uğradığını iddia ettiği manevi zararının tazmin edilmesine de hukuken olanak bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir.

Davacı, bir başka kuruma geçmiş veya emekliye ayrılmış olmasının verilen yargı kararının uygulanmasını engeller nitelikte olmadığını ileri sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.



Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti olduğu vurgulanmakta ve 138. maddesinin son fıkrasında "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiç bir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez" yolunda açık, kesin ve buyurucu bir kurala yer verilmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesinin 4001 sayılı Yasayla değişik 1. fıkrasının birinci tümcesi de "Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur" şeklindeki kuralıyla Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan "hukuk devleti" ilkesine uygun bir düzenleme getirmektedir. Söz konusu ilke karşısında, idarenin maddi ve hukuki koşullara göre uygulanabilir nitelikte olan bir yargı kararını "aynen" ve "gecikmeksizin" uygulamaktan başka bir seçeneği bulunmamaktadır.

Öte yandan, iptal davası açılabilmesi için, ilgililerin dava konusu edilen işlem nedeniyle menfaatlerinin ihlal edilmiş olması yeterli olup, bu işlemle ilişkilerinin dava sonuna kadar sürmesi gerekmemektedir.

Dosyanın incelenmesinden; davacının Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcılığı görevinden alınmasına ilişkin 7.9.1999 günlü müşterek kararnamenin Danıştay Beşinci Dairesi'nin 30.11.2002 günlü, E: 1999/4627, K:2002/4108 tarihli kararıyla iptal edildiği, anılan kararın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 24.3.2005 günlü, E:2003/262MK:2005/158 sayılı kararıyla onandığı; iptal davası devam ederken, davacının 31.1.2000 tarihinde kurumlararası nakil yoluyla Çevre Bakanlıgı'na daire başkanı olarak geçtiği ve Eylül 2000 tarihinde de emekliye ayrıldığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda da değinildiği üzere, 7.9.1999 tarihli görevden alınma işlemi nedeniyle, davanın açıldığı tarih itibariyle davacının menfaatinin ihlal edildiği açık olup, davacının bu işlemle ilişkisinin dava sonuna kadar sürmesi gerekmemektedir.

Bu durumda, söz konusu anayasal ve yasal düzenlemeler uyarınca davalı idarenin bağlı yetki içerisinde bulunduğu açık olup, bu doğrultuda davalı idarenin ilgili idarelerle gerekli koordinasyonu sağlayarak davacıyı Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcılığı görevine iade etmesi gerekirken, dava sürmekte iken adı geçenin başka bir kuruma geçtiği ve daha sonra emekliye ayrıldığı gerekçesiyle davayı reddeden İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Ankara 9. İdare Mahkemesi'nce verilen 17.5.2006 günlü, E:2005/2078, K:2006/1154 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin l/b. fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı Kanun'la değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkeme'ye gönderilmesine, 9.3.2009 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
FETÖ Megastar Tarkan’ı Dinledi İddiası
FETÖ Megastar Tarkan’ı Dinledi İddiası
Ali Koç İstifa Etti
Ali Koç İstifa Etti