
Ortaçağ Avrupası’nda bilgi üretimi, ahlak anlayışı ve toplumsal düzen; büyük ölçüde dogmatik din yorumları, Kilise otoritesi ve korku temelli bir itaat rejimi tarafından belirleniyordu. Akıl, bağımsız bir sorgulama yetisi olarak değil; önceden belirlenmiş inanç kalıplarını teyit etmekle yükümlü bir araç olarak görülüyordu. Dinin, geleneğin ve kilisenin mutlak doğru sayıldığı bu dünyada insanın düşünme alanı dar, korku alanı ise sınırsızdır. Bir düşünceyi, bir gözlemi ya da bir kuşkuyu dile getirmek yalnızca ayıplanmak değil, çoğu zaman hayatla ödemek anlamına geliyordu. Cadı avları bunun en çıplak ifadesidir: Kanıt değil söylenti, akıl değil korku, adalet değil linç hüküm sürüyordu.
Ortaçağ Avrupası’ndaki cadı avları, büyüyle değil korku, çıkar ve itaat düzeniyle ilgiliydi: doğuştan topal, kambur, cilt hastalığı olan ya da konuşma bozukluğu bulunan fiziksel engelli kadınlar “şeytanın işareti” taşıdıkları gerekçesiyle delilsiz biçimde yakılıyor; dul kalmış ve miras sahibi kadınlar, mallarına el koymak isteyen akrabalar veya komşular tarafından “cadı” diye ihbar edilerek ortadan kaldırılıyor; bitkilerle tedavi yapan şifacılar ve doğumlara giren ebeler, insanların Kilise yerine onlara güvenmesi nedeniyle otoriteye tehdit sayılıp sistematik biçimde tasfiye ediliyor; kişisel düşmanlıklar, reddedilmiş evlilik teklifleri veya komşuluk kavgaları bir “cadı” suçlamasıyla ölümcül bir intikam aracına dönüşüyor; kocasız, bağımsız yaşayan ve kimseye boyun eğmeyen kadınlar ise sırf toplumsal hiyerarşiyi bozdukları için şeytanla işbirliği yapmakla suçlanarak yok ediliyordu—yani cezalandırılan büyü değil, zayıf, farklı, kadın, korunmasız ve itaat etmeyen insanın bizzat kendisiydi.
Bu düzenin ortak özelliği şuydu:
Eleştirel düşünce yoktu.
Oysa eleştirel düşünme; bir iddiayı, bir otoriteyi ya da bir geleneği sorgulama, onu kanıt, mantık ve tutarlılık süzgecinden geçirme cesaretidir. Bir düşüncenin doğru olup olmadığını kimin söylediğine göre değil, neyi ispatladığına göre değerlendirmektir. İşte bu zihinsel devrim gerçekleşmeden ne bilim doğabilir ne de özgürlük.
Rönesans ve ardından gelen Aydınlanma tam da bu noktada tarihsel bir kopuş yarattı. İnsan, ilk kez; batıl inançlarla örülmüş ve Kilise otoritesi tarafından istismar edilen Ortaçağ Hristiyanlığının ‘inanmak zorunda olan kulu’ olmaktan çıkarak, aklıyla sorgulayan ve anlam üreten ‘düşünen özne’ haline geldi. Doğa artık kutsal metinlerle değil, gözlem ve deneyle okunacaktı. Bu, sadece bilimde değil, insanın kendisini anlamasında da bir devrimdi. Çünkü eğer doğa yasaları akılla keşfedilebiliyorsa, toplum ve ahlak da akılla tartışılabilirdi.
Aydınlanma’nın gerçek motoru şuydu:
Şüphe etme özgürlüğü.
Galileo’nun teleskopu yalnızca gökyüzünü değil, dogmanın duvarlarını da deldi. Newton’un fiziği yalnızca hareketi değil, nedenselliği insan aklına teslim etti. Artık doğru, kutsal bir otoritenin sözü değil; kanıtın ve tutarlılığın ürünüydü. Bilim bu yüzden ilerledi: Çünkü yanlış yapmanın, itiraz etmenin, “bu doğru değil” demenin bedeli artık ölüm değil, tartışmaydı.
Ama Aydınlanma yalnızca bilimi değil, ahlakı da yeniden kurdu. En güçlü ifadesini şu düşüncede buldu:
“Bir eylem, ancak herkes için geçerli olabilecek bir yasa olabiliyorsa ahlakidir.”
Bu ilke, keyfiliği ahlakın dışına atar. Çünkü bir insan başkalarına yapıp kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi meşru kılamaz. Böylece ahlak, güçlünün çıkarı değil, evrensel bir adalet ölçüsü haline gelir.
Bu anlayışın ikinci ayağı ise şudur:
“İnsan araç değil, amaçtır.”
İnsan; devlet için, din için, ideoloji için ya da ekonomi için feda edilecek bir nesne değildir. Her insan, kendi başına bir değerdir. Bu fikir olmadan ne insan hakları doğabilir ne de gerçek özgürlük.
İşte bu yüzden eleştirel düşünce yalnızca akademik bir beceri değil; ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü sorgulamayan insan, başkasının aklıyla yaşar. Başkasının aklıyla yaşayan insan ise, başkasının çıkarları için kolayca araç haline gelir.
Cadı avları, eleştirel düşüncenin yokluğunda ahlakın nasıl çürüdüğünün tarihsel kanıtıdır. Bilim insanlarının yakıldığı, kadınların “şeytanla işbirliği” gerekçesiyle öldürüldüğü bir dünyada mesele cehalet değil; sorgulamanın yasak olmasıydı.
Aydınlanma bunu yıktı. Akla, kanıta, eleştiriye ve özgürlüğe dayalı bir düzen kurdu. Bu yüzden modern bilim, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokratik toplum hep aynı kökten doğmuştur:
Eleştirel düşünen, özgür birey.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür:
Eleştirel düşünce yoksa bilim ilerlemez.
Bilim yoksa teknoloji gelişmez.
Ahlak evrensel olmazsa adalet doğmaz.
İnsan amaç değil araç olursa özgürlük bir yanılsamaya dönüşür.
Ve insanın aklı özgür değilse, hiçbir şey gerçekten özgür değildir.