• Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
Haber Oran
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
Haber Oran
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
Ana Sayfa Köşe Yazıları Avukatın Günlüğü

Kutsal Değerlerin Gölgesinde Güç, İstismar ve Hukuk

16 Ağustos 2026
in Avukatın Günlüğü
0
0
PAYLAŞIM
107
GÖRÜNTÜLENME
Facebook'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

Orta Çağ Avrupa’sındaki Engizisyon uygulamaları, mezhep çatışmaları ve cadı avları, dini otoritenin denetimsiz güçle birleştiğinde ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğinin tarihsel örnekleridir. Bu olaylardan hareketle Hristiyanlığın veya herhangi bir dinin suçlu olduğunu söylemek ne kadar yanlışsa, dini kurumların hiçbir zaman hukuksuzluk üretemeyeceğini düşünmek de o kadar yanlıştır.

Tarihin asıl öğrettiği şudur: “Kutsal bir amaç iddiası, hiçbir kişi veya kurumu hukukun üzerine çıkaramaz.”

Aynı durum din dışındaki bütün ideolojik ve siyasi yapılanmalar için de geçerlidir. İnsan; dini, milli, siyasi, etnik veya ideolojik bütün değerleri kendi davranışlarını meşrulaştırmak için kullanabilir.

Dolayısıyla sorun öncelikle hangi değere inanıldığı değil, o değerin arkasında oluşan gücün nasıl sınırlandırıldığıdır.

Ayrıcalık denetimsizliğin ilk adımıdır

Bir dernek, vakıf, cemaat veya başka bir toplumsal yapı faaliyet gösterebilir. İnsanların inançları veya ortak amaçları doğrultusunda örgütlenmeleri demokratik toplumun doğal bir sonucudur.

Ancak herhangi bir yapıya sırf dini, siyasi, etnik veya başka bir kimliği nedeniyle ayrıcalık tanınması, hukuk devleti açısından ciddi bir risk oluşturur.

Kamu kaynaklarının belirli gruplara kayırmacı biçimde aktarılması, taşınmaz tahsisleri, vergi kolaylıkları, kamu makamları üzerinde ayrıcalıklı erişim, liyakat yerine sadakat esaslı görevlendirmeler veya denetimden fiilen muaf tutulma gibi uygulamalar zamanla bir ayrıcalık kültürü meydana getirebilir.

Ayrıcalık kalıcı hale geldiğinde yapı kendisini hukukun eşit bir süjesi olarak değil, hukukun üzerinde veya devlet tarafından korunması gereken özel bir güç olarak görmeye başlayabilir.

Daha sonra bu güç siyasal kararları, bürokrasiyi ve hatta yargıyı etkilemeye yönelirse sorun artık bir dernek veya vakıf meselesi olmaktan çıkar; devletin kurumsal yapısının bozulması meselesine dönüşür.

Şeffaflık yoksa iyi niyet de yeterli değildir

Bir kuruluş başlangıçta tamamen iyi niyetlerle kurulmuş olabilir. İnsanlara sağlık, eğitim, barınma, gıda veya ekonomik destek sağlamak amacıyla faaliyet gösterebilir. Felaketler sonrasında küçük bağışlarla büyük kaynaklar oluşturabilir.

Fakat faaliyet büyüdükçe para büyür; para büyüdükçe güç büyür; güç büyüdükçe denetim ihtiyacı artar.

Bu nedenle:

İyilik amacı, denetim ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, toplumdan ne kadar fazla kaynak toplanıyorsa şeffaflık da o kadar güçlü olmalıdır.

Bir kuruluşun; gelir kaynakları, bağışları, harcamaları, yöneticilerine yaptığı ödemeler, kamu kaynaklarından yararlanıp yararlanmadığı, taşınmaz edinimleri, ilişkili kişi ve kuruluşlarla işlemleri açık ve denetlenebilir olmalıdır.

Şeffaflık bir cezalandırma yöntemi değildir. Güvenin şartıdır.

Biat kültürü yerine sorgulama kültürü: Kapalı yapılarda en büyük tehlikelerden biri, liderin veya grubun kararlarının sorgulanamaz hale gelmesidir.

İtaatin erdem, itirazın ihanet sayıldığı bir ortamda yanlış kararların düzeltilmesi zorlaşır. Liderin çevresinde giderek yalnızca “evet” diyen kişiler kalır.

Oysa sağlıklı kurumların en fazla ihtiyaç duyduğu insanlar, gerektiğinde:

“Bu doğru değil.” diyebilen insanlardır.

Sorgulama kurumu zayıflatmaz; aksine kurumu korur.

İnanç sahibi olmak ile bilgili olmak aynı şey değildir. İhlâs ile bilgisizlik, itaat ile ahlak da aynı şey değildir. Bir insanın herhangi bir değere samimi biçimde bağlı olması, o değerin bütün sonuçlarını doğru değerlendirdiği anlamına gelmez.

Bu nedenle sorgulama, eğitim, eleştiri ve itiraz kültürü yalnızca demokratik hayat için değil, dini veya dini olmayan bütün toplumsal yapılar için de gereklidir.

“Ben sadece görevimi yaptım” tehlikesi

İnsan psikolojisi açısından daha da önemli bir mesele vardır.

İnsan, yaptığı davranışın ahlaki sorumluluğunu kendisinden daha üst bir otoriteye devrettiğinde, normal şartlarda yapmayacağı davranışları “görev” olarak görebilir.

“Ben karar vermedim.”

“Bana verilen emri uyguladım.”

“Ben sadece görevimi yaptım.”

Bu anlayış, kişinin vicdani muhakemesini devre dışı bırakabilir.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı bu bakımdan önemlidir. Kötülüğün gerçekleşmesi için her zaman sadist veya olağanüstü kötü insanların bulunması gerekmez. Bazen sıradan insanların sorgulamadan emirleri uygulaması yeterlidir.

Buna bir de insanları “düşman”, “hain”, “tehdit” veya “hak etmeyen” olarak görme eğilimi eklendiğinde, başkasına yapılan zulüm normalleştirilebilir.

Bu nedenle şeytanlaştırma dili, hangi gruba yönelirse yönelsin, hukuk devleti açısından tehlikelidir.

Bugün “onlar” için kullanılan hukuk dışı yöntemler yarın “biz” için de kullanılabilir.

Suç varsa soruşturulmalı; fakat kişi etiketi nedeniyle suçlu sayılmamalıdır

Bir dernek, vakıf veya başka bir yapı suç işliyorsa elbette soruşturulmalıdır.

Yolsuzluk, dolandırıcılık, kara para aklama, örgütlü suç veya terör eylemleri varsa hukuk işletilmelidir.

Ancak suçun şahsiliği ve masumiyet karinesi hiçbir zaman terk edilmemelidir.

Bir yapının yöneticisinin suç işlemesi, o yapıyla ilişkili herkesin suçlu olduğu anlamına gelmez.

Bir kişinin bir derneğe üye olması, yapılan bütün eylemlerden haberdar olduğu anlamına gelmez.

Bir kişinin bir dini topluluğa mensup olması da onu otomatik olarak suçlu yapmaz.

Hukuk etikete değil, somut fiile ve somut delile bakmalıdır.

Bu nedenle soruşturma ile mahkûmiyet, suçlama ile suçluluk birbirinden kesin olarak ayrılmalıdır.

Medyanın görevi korku üretmek değil, gerçeği aktarmaktır

Suç soruşturmaları haberleştirilirken de aynı ilke geçerlidir.

Sansasyonel başlıklarla belirli toplulukların “şeytanlaştırılması”, soruşturma tamamlanmadan insanların suçlu ilan edilmesi veya masum kişilerin kamuoyu önünde hedef haline getirilmesi adalet duygusuna zarar verir.

Bir kişi hakkında “suçlu” demek ile “şu suçtan dolayı soruşturuluyor” demek arasında hukuk devleti bakımından büyük fark vardır.

Medya hüküm kurmamalı; gerçeği araştırmalı ve kamuoyunu bilgilendirmelidir.

Çözüm yasaklamak değil, eşit hukuk ve etkili denetimdir

Tarikatları, cemaatleri, vakıfları, dernekleri veya başka toplumsal örgütlenmeleri kategorik olarak yasaklamak, insanın örgütlenme ve inanç özgürlüğünden doğan ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Asıl çözüm:

Yasaklamak değil, denetlemektir.

Ayrıcalık değil, eşitliktir.

Kapalılık değil, şeffaflıktır.

Biat değil, sorgulamadır.

Sadakat değil, liyakattir.

Siyasi yakınlık değil, hukuk karşısında eşitliktir.

Hiçbir dini, milli, etnik, siyasi veya ideolojik kimlik kişiye hukukun üzerinde bir konum sağlayamaz.

Anayasa ve kanunlar herkes için aynı uygulanmalıdır.

Devletin yaptığı en büyük hata: Önce kayırmak, sonra düşmanlaştırmak

Siyaset açısından da önemli bir ders vardır.

Bir toplumsal yapı siyasi destek sağladığı için güçlendirilir, devlet imkanlarından ayrıcalıklı biçimde yararlandırılır ve denetim gevşetilirse, zamanla bu yapı devlet içerisinde kendi nüfuz alanını oluşturabilir.

Daha sonra siyasi ittifak bozulduğunda aynı yapı bir anda “tehdit” olarak görülmeye başlanabilir.

Bu yaklaşım sürdürülebilir değildir.

Devletin görevi bir yapıyı önce büyütmek, sonra yok etmek değil; başından itibaren herkese aynı hukuk kurallarını uygulamaktır.

Çünkü ayrıcalıkla büyütülen her güç, bir gün devletin karşısında başka bir güç haline gelebilir.

Hukuk intikam aracı değildir

Suç işleyen herkes hukuk önünde hesap vermelidir.

Ancak hukuk hiçbir zaman siyasi rövanş, intikam veya tasfiye aracına dönüşmemelidir.

Bir hukuk devletinin gerçek gücü, sevmediği insanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Sevdiği kişilere adil davranmak kolaydır.

Asıl sınav, kendisine karşı olan, farklı düşünen veya toplumun çoğunluğu tarafından sevilmeyen insanlara da adil davranabilmektir.

Bu nedenle her soruşturma ve yargılamada; somut delil, suçun şahsiliği, kanunilik, masumiyet karinesi, savunma hakkı, bağımsız ve tarafsız yargı, ölçülülük ve gerekçeli karar ilkeleri korunmalıdır.

Sonuç: İnsanları değil, denetimsiz gücü sınırlandırmak

Dinin, mezhebin, milliyetin veya herhangi bir ideolojinin toplum hayatındaki varlığını ortadan kaldırmak çözüm değildir.

Çözüm, hiçbir değerin hukukun üzerine çıkarılmamasıdır.

Dini yapı da hesap vermelidir.

Dini olmayan yapı da hesap vermelidir.

Dernek de vakıf da şirket de siyasi parti de kamu kurumu da hesap verebilmelidir.

Ve en önemlisi, hukuku uygulayanlar da hukukla bağlı olmalıdır.

Bir toplumun güvenliği, herkesin aynı düşünmesini sağlayarak değil; herkesin farklı düşünse bile aynı hukuki güvencelere sahip olduğunu hissetmesiyle sağlanır.

Bu nedenle asıl ihtiyaç şudur:

Eşitlik, adalet, liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla büyütülen hukuksuzluk, sonunda onu hoşgörenleri de vurur.

Ayârını bozduğumuz kantarın bir gün bizi de tartacağı unutulmamalıdır.

Bu yüzden hiçbir siyasi, dini, etnik veya ideolojik saikle hukuktan sapılmamalıdır.

Çünkü gerçek özgürlük, güçlülerin dilediğini yapabilmesi değildir.

Gerçek özgürlük, güçsüzün dahi güçlüye karşı hakkını arayabileceğini bilmesidir.

Ve gerçek hukuk devleti, toplumun tamamına şu güveni verebildiği ölçüde vardır:

“Kim olursam olayım, hangi inanca veya düşünceye sahip olursam olayım, hukuk bana da karşımdakine de aynı uygulanacaktır.”

Bir ülkeyi uzun vadede ayakta tutacak en sağlam temel de budur.

Etiket: adaletadil yargılanmabağımsız yargıBiat KültürüCemaatlerdemokrasidenetimDerneklerdin ve siyaseteşitlikGüç ve İktidargüçler ayrılığıhesap verebilirlikHesap Veren Devlethukuk devletiHukukun Üstünlüğüİnsan Haklarıİtaat Kültürükamu ahlakıKamu Yönetimikuvvetler ayrılığıliyakatLiyakat ve Adaletmasumiyet karinesiÖzgürlükŞeffaf ToplumŞeffaflıksivil toplumSorgulama KültürüSuçun ŞahsiliğiTarikatlarVakıflar
  • Popüler
  • Yorumlar
  • En Yeni

Yarısı doldurulmuş bir bardağın ne kadarı boştur?

23 Mayıs 2020

ODTÜ’de okuyorum diyen biri nerede okuyor olabilir?

15 Aralık 2019

Bugs Bunny’nin rakiplerinden kırmızı saç, sakal ve bıyıklara sahip, çabuk sinirlenen, maden arayıcısı, haydut ve kovboyun adı nedir?

20 Şubat 2017

Daireye üst kattan veya çatıdan su sızarsa, ya da yağmur suyu basarsa ne yapılmalıdır?

27 Eylül 2018

Mirasçılık Belgesi almak için mirasçı olmaya gerek yok!

0

Brezilyalı Futbol Efsanesi Pele Hayatını Kaybetti

0

2023 Yılı Asgari Ücret 8500 TL Oldu

0

Volvo Yedek Parça Ankara İçinde Nereden Alınır?

0

Kutsal Değerlerin Gölgesinde Güç, İstismar ve Hukuk

16 Ağustos 2026

NATO’da Silahsızlanma ve Rusya’nın da Dahil Olduğu Yeni Bir Güvenlik Mimarisi Mümkün mü?

18 Temmuz 2026

OKUMAK: BİR KİTABI DEĞİL, HAYATI OKUMAK

4 Temmuz 2026

Devletleri Ayakta Tutan Asıl Güç: Liderler mi, Kurallar mı, Kurumlar mı, Yoksa Evrensel Değerler mi?

3 Temmuz 2026
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları

© 2026 JNews - Premium WordPress news & magazine theme by Jegtheme.