• Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
Haber Oran
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
Haber Oran
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
Ana Sayfa Köşe Yazıları Avukatın Günlüğü

BİRLİKTELİĞİN TEMELİ SOY, TARİH VE HAMASET Mİ; HUKUK, ADALET VE ORTAK DEĞERLER Mİ?

4 Kasım 2026
in Avukatın Günlüğü
0
0
PAYLAŞIM
57
GÖRÜNTÜLENME
Facebook'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

Ortak dil ve tarih, ortak bir gelecek kurmaya yeter mi?

“Davalı idarenin savunma ekinde sunduğu KÜRE raporu, ret kararına dayanak olmak bir yana, müvekkilin geri gönderilmesinin yaratacağı riski davalının kendi kaynağıyla ortaya koymaktadır. Rapora göre Türkmenistan:

  • uluslararası insan hakları örgütlerince dünyanın en baskıcı ve kapalı rejimlerinden biri olarak tanımlanmakta; bağımsız medya, sivil toplum ve muhalefet bulunmamakta; internet ve VPN kullanımı dahi cezalandırılmaktadır;
  • cezaevlerinde işkence ve kötü muamele yaygın olup “haber alınamayan mahkûmlar” bulunmaktadır (ABD Dışişleri Bakanlığı 2023 İnsan Hakları Raporu);
  • yurt dışında uzun süre kalan vatandaşlarına pasaport yenileme gibi temel konsolosluk hizmetlerini dahi vermeyi reddetmekte, kişileri ülkeye dönmeye zorlamakta ve döndüklerinde ülkeden çıkışlarını engellemektedir. Raporda anılan örnek dikkat çekicidir: 2024’te pasaport yenilemek için dönen Zülfiya Kazıyr ve Türk vatandaşı olan küçük kızının Türkiye’ye dönüş uçuşu engellenmiş, ancak yaklaşık bir yıl sonra ülkeden ayrılmalarına izin verilmiştir;
  • Türkiye’de yaşayan Türkmen vatandaşlarını dahi takip etmekte; rapora göre Türkmenistan’ın talebi üzerine Türkiye’de bir Türkmen vatandaşının oturma izni iptal edilmiş, muhalif kişiler geri gönderme merkezlerinde tutulmuştur.

Bu tabloya, davalının raporunda yer almayan ancak kamuya açık ve güvenilir kaynaklarla (Human Rights Watch, Uluslararası Af Örgütü, BM İnsan Hakları Komitesi, “Prove They Are Alive!” kampanyası) sabit olan şu hususlar eklenmelidir:

  • Çifte vatandaşlık yasağı ve “sadakat” anlayışı: Türkmenistan Anayasası ve Vatandaşlık Kanunu, Türkmenistan vatandaşının başka bir devletin vatandaşlığını taşımasını yasaklamaktadır (davalının dosyasındaki ülke raporunda da bu hüküm yer almaktadır). Devlet, vatandaşlarının yurt dışına yerleşmesini ve başka devlete bağlılık göstermesini “sadakatsizlik” olarak değerlendirmekte; yurt dışına çıkış yasakları, keyfi çıkış engelleri ve havalimanlarında uçaktan indirme uygulamaları belgelenmiş durumdadır.
  • Zorla kaybetme ve ölümle eşdeğer hapis koşulları: Türkmenistan’da ölüm cezası 1999’da resmen kaldırılmış olmakla birlikte, “Prove They Are Alive!” kampanyasının belgelediği üzere onlarca kişi yıllardır (bazıları 20 yılı aşkın süredir) tamamen tecrit altında tutulmakta, aileleri yaşayıp yaşamadıklarını dahi bilmemektedir; Ovadan-Depe cezaevi işkence, gıda ve sağlık hizmeti yoksunluğu nedeniyle uluslararası raporlarda “ölüm kampı” olarak anılmaktadır. Ölüm cezasının kâğıt üzerinde kaldırılmış olması, ölüm ve işkence riskinin bulunmadığı anlamına gelmemektedir; YUKK m. 63/1-(b) ve AİHS m. 3 bakımından belirleyici olan fiilî muameledir.
  • Yurt dışından dönenlere yönelik sistematik sorgulama: Uzun süre yurt dışında kalmış kişiler dönüşte güvenlik birimlerince sorgulanmakta; yurt dışında yaptıkları başvurular, kurdukları ilişkiler ve “devlet aleyhine” görülebilecek her faaliyet soruşturma konusu yapılmaktadır. Yabancı bir devlette uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş olmak, tek başına, Türkmenistan rejimi nezdinde devletin itibarına zarar veren bir eylem olarak algılanmaktadır.”

Yukarıdaki bölüm, bir yargı dosyasına sunulan dilekçeden aynen aktarılmıştır. Dolayısıyla burada yer verilen tespitler, kişisel bir kanaat veya soyut bir siyasi değerlendirme olarak değil; idarenin savunmasına eklediği ülke raporunda ve dilekçede belirtilen uluslararası insan hakları kaynaklarında yer alan bilgiler çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu örneğin önemi, bir ülkenin ortak tarih, dil ve kültür bağları üzerinden kurulan birliktelik söyleminin, o ülkede yaşayan insanların temel hak ve özgürlüklerinin güvencede olduğu anlamına gelmediğini göstermesidir.

İşte uzun soluklu bir birliktelik beklenen ülkelerden biri Türkmenistan’dır. Bu durum, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir çelişkiyi ortaya koymaktadır.

Türk Devletleri Teşkilatı ve Ankara Zirvesi

Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), 3 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile kurumsal temelleri atılan, ortak dil, tarih, kültür ve işbirliği anlayışı üzerine inşa edilmiş bir uluslararası teşkilattır. Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan teşkilatın üyesidir. Macaristan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise gözlemci statüsündedir.

Teşkilatın 13. Devlet Başkanları Zirvesi, 30 Ekim 2026 tarihinde Ankara’da, “Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik” temasıyla gerçekleştirilmiş ve zirvenin ardından Ankara Bildirisi imzalanmıştır.

Şüphesiz ortak dil, tarih, kültür ve coğrafya; ülkeler arasında yakınlaşmayı, ekonomik ve ticari ilişkileri, bilimsel ve kültürel işbirliğini, karşılıklı anlayışı ve dayanışmayı geliştirmek bakımından değerlidir. İnsanların birbirlerini tanımaları, ortaklıklarını keşfetmeleri ve işbirliği geliştirmeleri, barış ve istikrar açısından da önem taşır.

Ancak Ankara Zirvesi’nin hemen öncesinde ve sırasında yaşanan bazı gelişmeler, bu birlikteliğin niteliği ve geleceği hakkında soru işaretleri doğurmuştur.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in zirveye katılmayarak ülkesini Dışişleri Bakanı düzeyinde temsil ettirmesi, zirve öncesinde Türkiye ile ilişkiler bağlamında ortaya çıkan karşılıklı açıklamalar ve benzer örenkler, bu gelişmelerin başlıcalarıdır.

Bunlara, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in Rusya’nın TDT+ formatına davet edilmesi veya teşkilata gözlemci olarak katılması yönündeki önerisi de eklenmiştir.

Bu gelişmeleri tek başına bir diplomatik kriz veya Türk devletleri arasındaki birlikteliğin sona ermesi şeklinde yorumlamak doğru olmaz. Devletlerin dış politikaları, kendi ulusal çıkarları, güvenlik kaygıları, ekonomik ilişkileri ve uluslararası dengeler çerçevesinde şekillenir. Devletler arasında her konuda aynı tutumun benimsenmesi de beklenemez.

Nitekim Aliyev’in zirveye katılmaması, Azerbaycan ile Türkiye arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarının bir yansıması olarak değerlendirilse de iki ülkenin savunma, enerji ve ekonomik alanlardaki güçlü ilişkileri mevcuttur.

Bununla birlikte, bu gelişmelerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Özellikle Türk dünyası adına ortak gelecek, dayanışma ve stratejik birliktelik hedefleri ortaya konulurken, bu hedeflerin hangi ortak ilkelere dayanacağı sorusu önem kazanmaktadır.

Kazakistan’ın Rusya’ya gözlemci statüsü veya TDT+ kapsamında katılım önerisi de ayrıca tartışılmalıdır. Rusya’nın bünyesinde Türk halklarının bulunması ve tarihsel ilişkiler, bu önerinin gerekçelerinden biri olarak gösterilebilir. Ancak bir teşkilatın kimliği, amacı ve kuruluş felsefesi de dikkate alınmalıdır. Ortak dil ve kültür temelinde oluşturulan bir teşkilatın kapsamını genişletmek, yalnızca siyasi ve jeopolitik hesaplarla ele alınabilecek bir mesele değildir.

Asıl soru şudur: Bu gelişmeler, uluslararası ilişkilerdeki yeni güç dengelerinin ve devletlerin farklı çıkarlarının doğal bir sonucu mudur, yoksa ortak değerler ve ilkeler etrafında yeterince güçlü bir birliktelik oluşturulamadığının işareti midir?

Bence bu sorunun cevabını ararken, meseleyi yalnızca diplomatik ilişkilerle sınırlı tutmamak gerekir.

Bir ülkenin niteliğini belirleyen, kendisini nasıl tanımladığı değil, nasıl yönetildiğidir

Türk Devletleri Teşkilatı bünyesindeki ülkelerin yönetim biçimleri ve insan hakları sicilleri birbirinden farklı olmakla birlikte, önemli bir bölümünde demokratik hukuk devletinin kurum ve kurallarının yerleşmesi bakımından ciddi sorunlar bulunmaktadır.

Örneğin Azerbaycan, anayasal olarak cumhuriyet ve demokratik hukuk devleti şeklinde tanımlanmasına rağmen, uygulamada yürütme gücünün Cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaştığı, siyasal çoğulculuğun ve demokratik denetimin sınırlı olduğu otoriter yönetim özellikleri taşımaktadır. Muhalefetin faaliyet alanının daralması, seçimlerin serbestliği ve adilliği konusundaki eleştiriler, yargı bağımsızlığına ilişkin kaygılar ve basın özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar bu tablonun başlıca unsurlarıdır.

Freedom House’un 2026 değerlendirmesinde Azerbaycan 100 üzerinden 6 puanla özgür olmayan ülkeler arasında gösterilmiştir. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 Basın Özgürlüğü Endeksi’nde ise 180 ülke arasında 171. sıradadır.

Kazakistan da anayasal olarak demokratik cumhuriyet ve hukuk devleti olarak tanımlanmakla birlikte, uygulamada yürütme gücünün yoğunlaştığı, siyasal çoğulculuğun ve demokratik denetimin sınırlı kaldığı bir yönetim yapısına sahiptir. Muhalefetin siyasal faaliyetleri, seçimlerin serbestliği, yargı bağımsızlığı, toplantı ve ifade özgürlüğü bakımından önemli sorunlar bulunmaktadır. Freedom House’un 2026 değerlendirmesinde 100 üzerinden 23 puanla özgür olmayan ülkeler arasında yer almıştır.

Özbekistan’da 2016 yılından itibaren bazı ekonomik ve idari reformlar gerçekleştirilmiş olsa da gerçek anlamda siyasal çoğulculuk, bağımsız yargı ve iktidarın demokratik denetimi konusunda ciddi eksiklikler devam etmektedir. Muhalefet partilerinin serbestçe siyaset yapamaması, medyanın büyük ölçüde devlet kontrolünde bulunması, gazeteci ve blog yazarlarının eleştirel açıklamaları nedeniyle soruşturma ve cezalarla karşılaşması önemli sorunlardır. Freedom House’un 2026 değerlendirmesinde 100 üzerinden 12 puan almıştır. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in aynı yıl yayımladığı basın özgürlüğü sıralamasında 147. sırada yer almıştır.

Türkmenistan ise bu ülkeler arasında çok daha kapalı ve baskıcı yönetim özellikleriyle öne çıkmaktadır. Bağımsız basının, gerçek anlamda siyasal muhalefetin ve özgür sivil toplumun bulunmadığı; temel hak ve özgürlüklerin ağır biçimde sınırlandığı bir yönetim yapısı söz konusudur. Yukarıda aktarılan yargı dosyasındaki ülke raporu da bu tablonun somut örneklerini ortaya koymaktadır.

Bu değerlendirmeler, söz konusu ülkelerin bütün vatandaşlarının, toplumlarının veya kültürlerinin bir eleştirisi değildir. Eleştirinin konusu, devlet yönetimlerinin niteliği, kamu gücünün kullanılması ve bireylerin haklarının ne ölçüde güvence altında olduğudur.

Bir ülkenin anayasasında demokratik hukuk devleti yazması, o ülkenin gerçekten demokratik hukuk devleti olduğu anlamına gelmez. Önemli olan, anayasal hükümlerin ve yasaların günlük hayatta nasıl uygulandığıdır.

Hukuk devleti olmadan birliktelik de güvenli değildir

Demokratik hukuk devletinin temelinde hukukun üstünlüğü bulunur. Hukuk, yalnızca vatandaşların uyması gereken kurallar bütünü değildir. Devlet başkanından belediye başkanına, bakandan kamu görevlisine kadar herkesin bağlı olduğu, hiçbir kimsenin üzerinde olmadığı ortak bir düzenin güvencesidir.

Böyle bir düzende kuvvetler ayrılığı vardır. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız yetki ve sorumluluklarla çalışır. Denetim ve denge mekanizmaları işler. Bağımsız kurumlar görevlerini siyasi talimatlarla değil, hukuk ve kamu yararı doğrultusunda yerine getirir.

Yargının bağımsız ve tarafsız olması, yalnızca mahkemelerin karar verebilmesi değildir. Mahkemelerin kararlarını verirken siyasi iktidardan, kamu görevlilerinden, ekonomik güç odaklarından ve başka herhangi bir baskıdan etkilenmemesi; kararlarının gerekçeli, nesnel ve hukuka uygun olmasıdır.

Hukuki güvenlik, belirlilik ve öngörülebilirlik de hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarıdır. İnsanlar ve kurumlar, yürürlükteki mevzuata ve devletin hukuka uygun işlemlerine güvenerek yaşamlarını ve geleceklerini planlayabilmelidir.

Kanunların geçmişe yürütülmemesi, kazanılmış haklara saygı gösterilmesi, idarenin keyfî işlem yapamaması ve kişilerin mülkiyet haklarının korunması bu güvenin temel şartlarıdır.

Bunlar gerçekleşmediğinde, vatandaşın devlete ve hukuka güveni zedelenir. Yatırım, üretim ve ekonomik gelişme de bundan olumsuz etkilenir. Çünkü sermaye ve emek kadar, hukuki güven de kalkınmanın temel unsurlarındandır.

Aynı şekilde basın özgürlüğü, yalnızca gazetecilerin çalışma hakkı değildir. Toplumun gerçekleri öğrenme, kamu gücünü denetleme, eleştirme ve farklı görüşleri değerlendirme hakkıdır. Özgür basının bulunmadığı, eleştirinin cezalandırıldığı ve muhalefetin etkisizleştirildiği bir ülkede demokratik denetimden söz etmek mümkün değildir.

Devlet başkanı, belediye başkanı veya herhangi bir kamu yetkilisi hiç kimseye kişisel bir lütufta bulunamaz, hak bahşedemez. Kamu kaynakları, kişisel tercihlere, yakınlık ilişkilerine veya siyasi sadakate göre dağıtılamaz. Bütçe kanunları, ihale mevzuatı, bağımsız denetim kurumları ve hesap verebilirlik mekanizmaları bunun için vardır.

Bir kamu ihalesi, bir kamu görevlisinin veya siyasi makamın kişisel takdiriyle değil, kanunun öngördüğü nesnel ölçütlerle sonuçlandırılmalıdır. Kamu gücünün kullanılması, kişisel iradeye değil, hukuka dayanmalıdır.

İşte kurumsallaşma budur.

Tarih bize ne söylüyor? Hilafet de sihirli bir değnek değildir

Bu noktada tarihsel ve toplumsal bir başka gerçeğe de değinmek gerekir.

İnsanlık tarihi, yalnızca medeniyetlerin, büyük başarıların ve dayanışmanın değil; aynı zamanda iktidar mücadelelerinin, yolsuzlukların, kayırmacılığın, sömürünün ve zulmün tarihidir.

Bu sorunlar yalnızca belli bir dine, millete veya kültüre özgü değildir.

Örneğin hilafet dönemleri de bu tarihsel gerçekliğin dışında değildir. Hilafet, tek başına adaletin, eşitliğin, liyakatin ve iyi yönetimin garantisi olmamıştır.

İslam tarihine ilişkin tartışmalarda Hz. Osman’ın (güçlü imanı ve dindarlığı tartışmasızdır) on iki yıllık halifelik dönemi, Sünni tarih yazımında genellikle ilk altı yıl ve sonraki altı yıl şeklinde değerlendirilir. Özellikle ikinci dönemde akrabalara ve yakın çevreye kamu görevleri verilmesi, beytülmalden yapılan tahsisler ve yönetimde kayırmacılık iddiaları tarihçiler tarafından tartışılmıştır.

İlahiyatçı Murat Akarsu’nun Ankara Okulu Yayınları tarafından 2015 yılında yayımlanan “Kabile Bürokrasisi ve Hz. Osman” adlı kitabında aktarılan bir örnek bu açıdan dikkat çekicidir.

Kitabın 199. sayfasında, Hz. Osman’ın bazı sahabilere binlerce dirhem verilmesini emrettiği, ancak beytülmal görevlisi Abdullah bin Erkam’ın, “Ben Müslümanların beytülmalinin gözeticisiyim, senin sülalenin hazine bekçisi değilim” diyerek bu emri yerine getirmeyi reddettiği; bunun üzerine görevinden azledildiği ve yerine emirlere uyan bir kişinin getirildiği aktarılmaktadır.

Bu anlatımın önemi, meselenin kişilerin dinî kimliğinden veya tarihsel konumundan bağımsız olarak, kamu malının nasıl korunacağı ve kamu gücünün hangi ilkelere bağlı kullanılacağı sorusunu gündeme getirmesidir.

Kamu malı, herhangi bir kişinin, ailenin, siyasi grubun veya yönetici çevrenin malı değildir. Devlet yönetiminde esas olan liyakat, eşitlik, şeffaflık ve hesap verebilirliktir.

Dolayısıyla hilafet de dâhil olmak üzere herhangi bir siyasi veya dinî yönetim biçimini, kendiliğinden adalet üreten sihirli bir çözüm olarak görmek mümkün değildir. İsimler, semboller ve kutsal söylemler değil, yönetimin işleyişi ve denetlenebilirliği belirleyicidir. Burada güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar anlayışının önemi ortaya çıkmaktadır.

Avrupa’nın yüzyıllar önce sorduğu soru: Niçin böyle oluyor, ne yapmalıyız?

Dünyanın ekonomik ve sosyal bakımdan gelişmiş bölgelerinden biri olan Avrupa’da da yüzyıllar boyunca mutlak iktidar, keyfî yönetim, sınıfsal ayrıcalıklar, dinî baskılar ve adaletsizlikler yaşanmıştır.

Özellikle 17. yüzyıldan itibaren siyaset felsefesi ve hukuk düşüncesinde önemli tartışmalar ortaya çıkmıştır. İktidarın sınırlandırılması, bireyin özgürlükleri, doğal haklar, kuvvetler ayrılığı, temsil, anayasal yönetim ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar bu tartışmaların sonucunda gelişmiştir.

Bu düşünsel birikim, zamanla anayasal demokrasilerin ve modern hukuk devletlerinin kurumsal temelini oluşturmuştur.

Buradaki asıl ders şudur: Toplumların gelişmesi, bir kurtarıcıya, kahramana, hanedana, lidere veya kutsal bir siyasi davaya bağlı değildir. Gelişmenin güvencesi, kişilere bağımlı olmayan, nesnel, bilimsel, denetlenebilir ve hesap verebilir kurumlardır.

Bir kişinin iyi niyetli, dürüst veya başarılı olması elbette değerlidir. Ancak devletin işleyişi kişilerin iyi niyetine bırakılamaz. Çünkü iyi yönetim, kişisel erdemlerin ötesinde kurumsal güvenceler gerektirir.

İyi bir yönetim, iktidarın kimde olduğundan önce, iktidarın nasıl sınırlandırıldığı ve denetlendiğiyle ilgilidir.

Türk dünyası için de evrensel değerler esas alınmalıdır

Türk Devletleri Teşkilatı’nın ortak dil, tarih, kültür ve coğrafya temelinde geliştirdiği işbirliği, kuşkusuz önemli fırsatlar barındırmaktadır. Ekonomik ilişkiler, ulaştırma koridorları, enerji, eğitim, bilim, teknoloji, kültür ve karşılıklı yatırımlar bakımından bu işbirliğinin geliştirilmesi bütün tarafların yararınadır.

Ancak bu birlikteliğin uzun ömürlü ve güvenilir olabilmesi için ortak değerler ve kurumsal ilkeler üzerinde de uzlaşılması gerekir.

Ortak tarih, geleceğin tek başına güvencesi değildir. Ortak dil, hukuki güvenliğin yerini tutmaz. Aynı etnik kökenden gelmek, insan haklarına saygıyı kendiliğinden sağlamaz. Aynı inancı paylaşmak, adaletin ve eşitliğin garantisi değildir. Siyasi hamaset ve soyut birliktelik söylemleri de demokratik kurumların eksikliğini gideremez.

Dahası, uluslararası ilişkilerde her devletin kendi çıkarlarını gözetmesi doğaldır. Ancak uzun vadeli ve güvenilir işbirlikleri, yalnızca geçici siyasi yakınlıklarla değil, karşılıklı güven, hukuka bağlılık ve öngörülebilirlikle kurulabilir.

Bu nedenle TDT’nin geleceği değerlendirilirken yalnızca devlet başkanlarının katılımı, zirve bildirileri, ortak fotoğraflar veya diplomatik açıklamalar üzerinde durulmamalıdır. Üye ülkelerin hukuk devleti standartları, temel hak ve özgürlükleri, bağımsız yargıları, özgür basınları ve demokratik denetim mekanizmaları da ortak gündemin bir parçası olmalıdır.

Bir başka ifadeyle, teşkilatın başarısı yalnızca devletler arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle değil, bu devletlerin kendi vatandaşlarına sundukları özgürlük, adalet ve refah düzeyiyle de ölçülmelidir.

Uluslararası işbirliğinin gelişmesi, insanların birbirlerini tanımaları, ön yargıların azalması ve karşılıklı yardımlaşmanın artması bakımından değerlidir. Çünkü insanlar çoğu zaman bilmediklerinden, tanımadıklarından korkar ve uzaklaşırlar. Tanışmak, anlamak ve birlikte üretmek ise barışın zeminini güçlendirir.

Ancak bu birliktelik, bir devletin diğerine üstünlük kurması, bir milletin diğerini sömürmesi veya ortak kimlik söyleminin bireysel hakları gölgede bırakması üzerine kurulmamalıdır.

Aynı gezegeni, aynı dünyayı ve aynı ölümlülüğü paylaşan insanlık; sömürüden, zulümden, ayrımcılıktan ve keyfî yönetimlerden uzak bir yaşam düzenini kurabilmelidir.

Hiçbir devletin, hiçbir yönetimin ve hiçbir siyasi hareketin, insan haklarını ihlal etmeyi meşrulaştıran özel veya kutsal bir davası olamaz.

Kutsal olduğu ileri sürülen herhangi bir amaç, insanlara zulmetmenin, özgürlüklerini ellerinden almanın, onları sömürmenin veya adaletsizliği meşrulaştırmanın aracı hâline getirilemez.

Sonuç: Birlikteliğin gerçek ölçüsü adalettir

Türk devletleri arasında dil, tarih ve kültür ortaklığı bulunması önemli bir avantajdır. Bu ortaklığın korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması değerlidir. Fakat bu ortaklık, kendi başına demokratik ve adil bir toplumsal düzen oluşturmaz.

Birlikteliğin gerçek gücü, devletlerin birbirlerine ne kadar yakın olduklarından önce, kendi vatandaşlarına ne kadar adil davrandıklarıyla ölçülmelidir.

Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, kuvvetler ayrılığının işlediği, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, basının özgür olduğu, kamu yönetiminde liyakat ve şeffaflığın esas alındığı, hukuki güvenliğin sağlandığı ülkeler birbirleriyle daha güvenilir ve kalıcı ilişkiler kurabilirler.

Bunun için ihtiyaç duyulan şey yeni kahramanlar, kurtarıcılar, hanedanlar veya kutsal davalar değildir. İhtiyaç duyulan; kişilere değil kurallara, ayrıcalıklara değil eşitliğe, keyfîliğe değil hukuka, hamasete değil akla ve bilime, sadakate değil liyakate dayalı bir yönetim anlayışıdır.

Devletlerin ve toplumların ulaşması gereken hedef, başkalarına üstünlük kurmak veya tarihsel ihtişamı yeniden canlandırmak değil; vatandaşlarının mutlu, özgür, güvende ve refah içinde yaşayabildiği bir düzen kurmaktır.

İnsanlığın ortak geleceği; soyun, etnisitenin, inancın veya kutsal dava söylemlerinin değil, insan onurunun, hukukun üstünlüğünün, özgürlüğün, adaletin, eşit yurttaşlığın ve ortak refahın üzerinde yükselmelidir.in hakim olduğu, kişisel bütünlüğün, gerçeğe saygının empatinin, merhametin ve adil paylaşımım yaşanabildiği idealler kutsal davalardan önceliklidir. Kimilerinin kutsal dava veya diğer bir çok soyut kavramı istismarı önlenmeli, insanlık sömürülmemeli, hiç bir kutsal nedeniyle zulüm görmemelidirler.

Etiket: azerbaycanBasın Özgürlüğüdemokratik denetimdemokratik hukuk devletihukuki belirlilikhukuki güvenlikHukuki ÖngörülebilirlikHukukun Üstünlüğüİfade Özgürlüğüİnsan HaklarıKanunların Geriye YürümezliğiKazakistanKazanılmış Hakların Korunmasıkuvvetler ayrılığıOtoriter YönetimlerSiyasal ÇoğulculukTemel Hak ve Özgürlükleryargı bağımsızlığı
  • Popüler
  • Yorumlar
  • En Yeni

Yarısı doldurulmuş bir bardağın ne kadarı boştur?

23 Mayıs 2020

ODTÜ’de okuyorum diyen biri nerede okuyor olabilir?

15 Aralık 2019

Bugs Bunny’nin rakiplerinden kırmızı saç, sakal ve bıyıklara sahip, çabuk sinirlenen, maden arayıcısı, haydut ve kovboyun adı nedir?

20 Şubat 2017

Daireye üst kattan veya çatıdan su sızarsa, ya da yağmur suyu basarsa ne yapılmalıdır?

27 Eylül 2018

Mirasçılık Belgesi almak için mirasçı olmaya gerek yok!

0

Brezilyalı Futbol Efsanesi Pele Hayatını Kaybetti

0

2023 Yılı Asgari Ücret 8500 TL Oldu

0

Volvo Yedek Parça Ankara İçinde Nereden Alınır?

0

BİRLİKTELİĞİN TEMELİ SOY, TARİH VE HAMASET Mİ; HUKUK, ADALET VE ORTAK DEĞERLER Mİ?

4 Kasım 2026

Cumhuriyeti Kurmak Büyük Bir Devrimdi; Onu Evrensel Değerlerle Yaşatmak Daha Büyük Bir Sorumluluktur

29 Ekim 2026

Cumhuriyet 103 Yaşında: Ciddiyet mi, Aydınlanma mı?

21 Ekim 2026

Devlet Yönetiminde “Bizden” Değil, Hukuk ve Liyakat Esas Olmalıdır

9 Ekim 2026
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları

© 2026 JNews - Premium WordPress news & magazine theme by Jegtheme.