
Cumhuriyetimiz 103 yaşında. Peki, Cumhuriyetin yaşını büyütürken değerlerini de aynı ölçüde geliştirebildik mi? Yoksa yönetim biçimlerini değiştirdik ama zihniyetimizi değiştirmekte mi zorlandık?
“Tanzimat dedik tutmadı; Islahat dedik olmadı; Meşrutiyet dedik anlamadık; Demokrasiyle Taçlandırılmış Cumhuriyet dedik beceremedik. Şimdi ‘Ciddiyet’ diyelim.”
Mizahi bir eleştiri gibi görünen bu söz, aslında daha derin bir soruna işaret ediyor: Cumhuriyeti kurmak başka, Cumhuriyet kültürünü yerleştirmek başkadır.
Bürokrasiden siyasete, ekonomiden yargıya ve eğitimden sosyal hayata kadar yaşadığımız sorunları yalnızca yanlış yöneticilerle veya kötü kararlarla açıklamak yeterli mi? Bence hayır. Sorunların temelinde, birey olma bilincimizin ve aydınlanma kültürümüzün yeterince gelişememesi yatıyor.
Cumhuriyet, yurttaşın tebaa olmaktan çıkıp hak sahibi bir birey hâline gelmesini gerektirir. Oysa biat ve itaat kültüründe sorgulamanın yerini bağlılık, liyakatin yerini sadakat, aklın yerini ezberlenmiş kabuller alır. İnsanlar haklarını savunmak yerine güçlüden yana olmayı, yanlışları sorgulamak yerine otoriteye uyum göstermeyi seçebilir. Böylece seçimlerin yapıldığı, ancak özgür düşüncenin, eleştirinin ve hesap sorma kültürünün yeterince gelişemediği bir toplum ortaya çıkar.
Bu zihniyetin en belirgin yansımalarından biri, devletin kutsallaştırılması ve yurttaşın vesayet altında görülmesidir. Oysa devlet, bireye lütufta bulunan bir otorite değil; yetkileri hukukla sınırlandırılmış, temel hakları korumakla yükümlü bir kamu hizmeti organizasyonudur. Devlet ne bir baba ne de tapılacak bir kutsaldır. Yurttaşların ortak yaşamını düzenlemek ve haklarını güvence altına almak için vardır.
Devlet bir amaç değil, bireyin hak ve özgürlüklerini korumakla görevli bir araçtır. Kutsal olan devletin kendisi değil, insanın onuru, yaşam hakkı ve dokunulmazlığıdır. Devletin meşruiyeti gücünden değil, adaleti sağlamasından ve hukuka bağlılığından doğar. Onu korumak, sorgulanamaz kılmak değil; denetlenebilir ve hesap verebilir tutmaktır.
Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’ye atfedilen “Tek bir kişi haksızlığa uğruyorsa, hiçbir genel yarar korunamaz!” düşüncesi, bu anlayışın özünü ortaya koyar. Devletin bekası, millî çıkar veya kamu yararı gibi kavramlar, tek bir insanın bile temel haklarının keyfî biçimde feda edilmesini haklı kılamaz. Bireyin haklarını göz ardı eden bir devlet anlayışı, hukukun üstünlüğünden gücün üstünlüğüne savrulur.
Ne var ki insanı yaşatmak yerine ölümü yücelten, sorunları çözmek yerine hamasetle örten, akıl ve bilgi yerine öfke ve nefreti besleyen söylemler varlığını sürdürüyor. İnsanların gerçek sorunlarından uzaklaştırılması, kabullerin sorgulanmaması, kişilerin ve yönetenlerin eleştiriden muaf tutulması toplumsal gelişimi engelliyor. Oysa başarı, kaç kişinin feda edildiğiyle değil, kaç insanın özgür, güvenli ve onurlu yaşayabildiğiyle ölçülmelidir.
Bu döngüyü kırmak için güçlü bir sivil toplum şarttır. Sivil toplum, yalnızca dernek ve vakıfların varlığı değil; insanların bağımsız düşünebilmesi, örgütlenebilmesi, hak arayabilmesi ve yönetenleri sorgulayabilmesidir. Eleştirinin sadakatsizlik, farklı düşüncenin tehdit sayıldığı yerde demokrasi gelişemez. Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan değil, sorumluluk üstlenen özgür yurttaşlardan güç alır.
Bütün bunların merkezinde eğitim sorunu bulunuyor. Eğitim, diploma sahibi olmak veya bilgi ezberlemekten ibaret değildir. İnsana soru sormayı, kanıt aramayı, farklı görüşleri değerlendirmeyi, gerektiğinde yanıldığını kabul etmeyi ve başkalarının haklarına saygı duymayı öğretmelidir. Ezberin sorgulamaya, itaatin özgür düşünceye üstün tutulduğu bir sistem, bilgili insanlar yetiştirse bile özgür bireyler yetiştiremez.
Kant’ın aydınlanma anlayışının özünde, insanın kendi aklını kullanma cesaretini göstermesi vardır. Aydınlanma; inançları, gelenekleri, ideolojileri ve otoriteleri aklın, bilimin ve vicdanın süzgecinden geçirebilmek; hiçbir kişiyi, kurumu veya siyasi gücü sorgulanamaz kabul etmemektir.
Hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık, düşünce ve ifade özgürlüğü, bilimsel yaklaşım ve evrensel insan hakları, insan onurunun güvenceleridir. Bunlar bir siyasi görüşün ayrıcalığı değil, herkes için geçerli olması gereken ortak değerlerdir.
Öyleyse Cumhuriyetimizin 103. yılında asıl sorumuz, “Ne olacak bu memleketin hâli?” değil; “Nasıl bir toplum olmak istiyoruz ve bunun için zihniyetimizde neyi değiştirmeye hazırız?” olmalıdır.
Umut, sorunları görmezden gelmekte değil, nedenlerini anlayıp değiştirmek için sorumluluk üstlenmektedir. Bunun yolu özgür düşünen bireylerden, güçlü sivil toplumdan, liyakatten, hesap verebilir yönetimden ve insanı her türlü siyasi ya da ideolojik amacın üzerinde tutan bir anlayıştan geçiyor.
Belki de Cumhuriyetimizin 103. yılında artık yalnızca ciddiyete değil, gerçek bir aydınlanmaya ihtiyacımız var.
Çünkü Cumhuriyeti yaşatmak, demokrasiyi tam yaşanılır kılmak, devleti kutsallaştırmak değil; insanı özgürleştirmek, hukuku üstün kılmak ve aklın önündeki engelleri kaldırmaktır.