
Yunus Suresi’nin 99. ayeti, inanç konusunda zorlamanın Allah’ın iradesi olmadığını açıkça ortaya koyar. Eğer dileseydi, yeryüzündeki herkesi tek bir inançta toplardı. Ancak Allah, insanlara seçme özgürlüğü tanımış ve bu konuda baskı yapılmasını yasaklamıştır. Bu ilahi buyruk, kulun da Allah adına kimseye zorla bir inancı dayatma yetkisi olmadığını gösterir.
En’am Suresi’nin 21. ayeti ise, Allah’a karşı yalan uyduranların veya ayetlerini yalanlayanların en zalim kimseler olduğunu belirtir. Allah adına konuşmak, hüküm vermek, O’nun iradesini temsil ettiğini iddia etmek büyük bir sorumluluk ve iddiadır. Kur’an’da bu tür davranışlar birçok yerde iftira olarak nitelendirilir.
“Allah yolunda savaşmak” veya “öldürmek” gibi ifadeler ise, Kur’an’da genellikle savaş koşullarında, bir topluluk saldırıya uğradığında ve savunma halinde geçen durumlarla sınırlıdır. Bu durumlarda bile sınırlar Bakara Suresi’nin 190. ayetiyle çizilmiştir: “…Size savaş açanlarla Allah yolunda savaşın, ama haddi aşmayın. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” Zulüm, saldırı veya dini baskı yoksa savaş da yoktur (Bakara, 193; Hac, 39-40). Keyfi veya kendi anlayışına göre “Allah adına” birine zarar vermek, bırakın öldürmeyi, baskı kurmak bile Kur’an’a aykırıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bile insanları imana zorlama yetkisine sahip değildi. Gâşiye Suresi’nin 21-22. ayetleri, O’nun sadece bir uyarıcı olduğunu ve insanlar üzerinde bir zorba olmadığını belirtir. Şûrâ Suresi’nin 48. ayeti ise, yüz çevirenlere karşı Peygamber’in bekçi olarak gönderilmediğini ifade eder. Bu durumda, Peygamber’e bile verilmeyen bir yetkinin, başka hiç kimse tarafından kullanılması düşünülemez.
Maide Suresi’nin 2. ayeti, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşmayı, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmamayı emreder. İnsanlar arasında “dini gerekçelerle” düşmanlık üretmek, Allah adına ceza kesmeye kalkmak doğrudan fitne ve bozgunculuktur.
Kur’an’a göre Allah adına konuşmak, hele ki yargılamak, öldürmek, ceza kesmek en büyük sorumluluklardan biridir ve Allah bunu kimseye keyfi şekilde vermemiştir. Bu tür yetkileri kullanan biri aslında Allah’ın yerine kendini koymuş olur. Bu da doğrudan şirk sınırında dolaşmak anlamına gelir. Kur’an’da Peygamber’e bile bu yetkiler verilmemiştir — ona sadece tebliğ ve uyarma görevi verilmiştir.
Hal böyleyken, günümüzde bazı insanlar Allah’ın avukatlığına soyunmakta, kendi dar ve önyargılı anlayışlarını “hakikat” ve “ilahî irade” gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) “Ya Rab! Benim vücudumu öyle büyüt ki, cehennemi doldursun da başkasına yer kalmasın.” şeklindeki engin merhametini ve Yunus Emre’nin “Yaratılanı sev Yaradandan ötürü.” düsturunu hiçe sayarak, “Dilinden din düşmüyor, kalbinden kin eksilmiyor” misali, karşı zümreye adaletle yaklaşmamakta, onları “belhum adal” (hayvandan daha aşağı) olarak görmekte ve “din adına, her şey adına, kin adına öç alınmalıdır. Bunlara düşman hukuku uygulanmalıdır. Bunlara kubur faresine denk uygulama yapılmalıdır” gibi nefret söylemleriyle zehir saçmaktadırlar.
Kur’an’daki en tehlikeli örnek ise, Şeytan’ın dahi Allah adına hareket ettiğini zannetmesidir: “Ben ondan üstünüm, beni ateşten yarattın, onu topraktan.” (A’raf 12). Kibir ve kendini beğenmişlik, insanı hakikatten uzaklaştırır ve Allah adına yanlış hükümler vermeye sürükleyebilir. Nitekim Necm Suresi’nin 32. ayeti de bu tehlikeye işaret eder: “Kendinizi temize çıkarmayın; kimin sakındığını en iyi Allah bilir.”
Unutulmamalıdır ki, kişinin “Ben doğru yoldayım” demesi yeterli değildir. Önemli olan davranışlarıdır. Kişi kendini “Hakkın sesi”, “Doğrunun bekçisi”, “Yoldan çıkanlara uyarı görevine sahip biri” gibi hissettiği anda, büyük ihtimalle artık hakikatin değil, kendi kibrinin ve kahramanlık senaryosunun içindedir. Bu durum, eleştiriye kapalılığa, kendini her zaman haklı ve merkezde görmeye, başkasının acısını, niyetini, bağlamını anlamaktan uzaklaşmaya yol açar.
Allah kimseye, özellikle de bireylere, “Benim adıma hüküm ver, insanlara ceza kes, doğruluğunu ilan et” gibi bir yetki vermez. Kur’an’da peygambere bile bu yetki verilmezken: “Sen onların üzerinde zorba değilsin” (Gâşiye 22), daha önce benzer zulümlere sessiz kaldığı düşünülen kişilere karşı acımasız olmak ve “oh olsun” demek, Maide Suresi’nin 8. ayetindeki “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır.” ilahi buyruğuyla ne kadar bağdaşır?
Hiç kimse bu tehlikeli rolü kendine yakıştıramaz. Olması gereken, kendi adına bile konuşurken “doğru bildiğim şudur” diye konuşmak, “hak budur” diye değil. Aksi takdirde, Şeytan’ın düştüğü kibir tuzağına düşme ve Allah adına zulmetme tehlikesiyle karşı karşıya kalınır.