
Meşru Müdafaa ve Orantılılık İlkesi
Meşru müdafaa, hukuken bir hakkın kötüye kullanılmasını değil, haksız bir saldırıya karşı kendini koruma hakkını ifade eder. Ancak bu hakkın meşruiyeti, orantılılık ilkesine bağlıdır. Yani saldırı ile savunma arasında bir denge olmalıdır. Elinde silah olmayan kişiye karşı ateşli silah kullanmak, çoğu durumda meşru müdafaa değil, aşırı savunma ya da kimi zaman haksız tahrik kapsamında değerlendirilebilir.
Örneğin bir kişinin tokat atmasına karşılık silahla ateş edilmesi, saldırı ile savunma arasında açık bir orantısızlık oluşturur. Bu durumda hukuk, kişinin tepkisini “kendini koruma” değil, “aşırı ve ölçüsüz bir karşılık” olarak görür. Dolayısıyla meşru müdafaa, öç alma, intikam ya da üstünlük kurma hakkı değildir; yalnızca saldırıyı etkisiz kılmak için gereken ölçüde bir savunmadır.
Sistem Sorunu: Sessiz Tanıklar ve Cinsiyet Eşitsizliği
“Bir kadın yıllarca dövülür, komşular duyar, polis bilir ama kimse bir şey yapmaz” ifadesi, aslında bireysel bir trajediden çok sistemsel bir çürümeyi anlatır. Bu durumda asıl sorun, kötülüğe kötülükle karşılık vermek değil, sistemin kötülüğe sessiz kalmasıdır.
Bir kadın ya da kim olursa olsun, hiç kimse dövülemez, aşağılanamaz, şiddete maruz bırakılamaz. Bu, insan onuruna aykırıdır ve hiçbir biçimde kabul edilemez. Kadının susması da beklenemez; ancak çözüm, şiddeti yeniden üretmek değil, adalet mekanizmasını güçlendirmektir. Kadın, eline silah almak yerine hukukun sağladığı haklarla —boşanma, tazminat, koruma talebi— kendini savunabilmelidir.
Ne yazık ki, Türkiye’de bu hakların korunması gereken temel dayanak olan İstanbul Sözleşmesi’nin feshi, kadına yönelik şiddetle mücadelede geriye gidiş yaratmıştır. Elbette sözleşme tek başına her şeyi değiştiremezdi; ancak toplumsal cinsiyet eşitliğini kökleştirmeye yönelik kültürel bir dönüşümün temelini atabilirdi. Bugün hâlâ “seni benden alamazlar, ya benimsin ya toprağın” diyen zihniyet, kadın cinayetlerinin en karanlık nedenlerinden biridir. Bu anlayışın dönüşümü, yalnızca hukukla değil, eğitimle, kültürle ve vicdanla mümkündür.
Adaletin Kalbi: Hız, Empati ve Sorumluluk
Kadın cinayetlerinde en çok göz ardı edilen unsurlardan biri, geciken adaletin bir başka biçimde zulüm doğurmasıdır. Koruma talebiyle savcılığa veya mahkemeye başvuran bir kadın, bazen “bir hafta sonra duruşma olur” cevabıyla karşılaşabiliyor. Oysa:
“Mağdurun acil koruma talebine ‘bir hafta sonra duruşma’ cevabı verilerek tedbir uygulanmaması, sahici bir hayatî tehlike yaratır; mağdurun ölümü hâlinde ise ertelenen duruşma hukuken ve fiilen anlamsız hale gelir.”
Bu nedenle adaletin hızı, yalnızca idari bir mesele değil, yaşam hakkının korunmasıyla doğrudan ilgilidir. Hâkimlerin, savcıların, kolluğun ve tüm kamu görevlilerinin görevleri yalnızca mevzuatı uygulamak değil, yaşamı koruma bilinciyle hareket etmektir.
Yargı Etiği ve Hâkimlik Mesleğinin Ağırlığı
Yargı ve hukuk bu sorunlarda merkezi bir role sahiptir: hâkim ve savcıların liyakati, empatisi, sorumluluk duygusu ve bağımsızlığı, ceza adaletinin güvenilirliğini belirler. Bağımsızlık ilkesi, hâkimin hiçbir kişi, kurum, makam ya da otoriteden emir, talimat, tavsiye veya telkin alamayacağını ifade eder. Ancak bu ilke, hâkimlerin kendilerini adeta dokunulmaz birer “kral” gibi görmelerine yol açmamalıdır. Gerçek bağımsızlık, kararların içeriğinde ve adalet duygusunun tezahüründe anlam bulur.
Hâkim, adaletin sadece biçimsel değil, vicdanî temsilcisidir. Merhamet, empati, erdem ve sorumluluk bilinci onun kararlarında somutlaşmalıdır. Aleyhine hüküm verilen kişi bile o kararda adaletin izini görebilmelidir. Çünkü adalet, sadece doğru karara ulaşmak değil, o kararda vicdanın sesini de duyurabilmektir.
Bu nedenle, kararlarında adaletin sıcaklığını hissettiremeyen, vicdanını hukukla buluşturamayan, sorumluluk ve merhamet duygusunu yitirmiş hâkimlerin sistemde varlığını sürdürmesi hukuk düzeni açısından ciddi bir risktir. Hâkimlik, statü, unvan veya şöhret mesleği değildir; adaletin yükünü taşımayı, insanın kaderine dair karar verirken kendi nefsini geride bırakmayı gerektiren bir sorumluluk mesleğidir.
Hızlı ve adil karar mekanizmalarının işletilmesi hayati önem taşır. Çünkü özellikle yaşam hakkı ve korunma taleplerinde her gecikme, telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir.
Gazze ve Adaletin Evrensel Vicdanı
Bu ilkeler yalnızca bireysel olaylar için değil, uluslararası ölçekte de geçerlidir. Filistin-İsrail çatışmasında da benzer bir ahlaki sınav yaşanmıştır. 7 Ekim’de Hamas tarafından gerçekleştirilen saldırıda masum sivillerin öldürülmesi asla meşru görülemez. Bir kişinin dahi haksız yere öldürülmesi affedilemez.
Ancak İsrail’in bu saldırıya karşılık olarak yürüttüğü orantısız ve toplu cezalandırmaya dayalı saldırılar, artık meşru müdafaanın sınırlarını çoktan aşmış, soykırıma dönüşmüştür. Zulüm, zulümle meşrulaştırılamaz. Adaletin evrensel ilkesi şudur: Bir kötülük, daha büyük bir kötülükle telafi edilemez.
Tıpkı Finkelstein’in benzetmesinde olduğu gibi, yıllarca susturulmuş bir halkın çaresizliği, karşısındaki gücün orantısız şiddetini haklı kılmaz. Gerçek çözüm, bir tarafın yok edilmesinde değil, adil ve kalıcı bir düzenin kurulmasındadır.
Sonuç
Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, insan vicdanında başlar.
Adaletin temeli insan onuruna, vicdana ve sorumluluk bilincine dayanır. Hâkim, savcı veya yasa koyucu kim olursa olsun bu ilkelere bağlı kalmadığında sadece bireyler değil, toplumun bütün ahlaki yapısı çöker. Gerçek adalet, cezalandırmada değil, merhametle, empatiyle ve erdemle yoğrulmuş kararlarda tecelli eder. Herkesin adalet karşısında kendini güvende hissettiği, aleyhine sonuç doğsa bile kararın adaletini hissedebildiği bir düzen kurulmadıkça ne hukuk güvenliği sağlanabilir ne de toplum huzura kavuşabilir. Adalet, sadece bir hukuk kuralı değil, insanlığın ortak vicdanıdır; ve bu vicdanın sesi susarsa, hukuk artık insanı koruyamaz.
Orantılılık, meşruiyet, empati ve sorumluluk ilkeleri unutulduğunda, adaletin sesi susar; toplumda güven, bireyde umut kalmaz. Gerçek adalet, herkesin hakkını, vicdanın terazisinde eşit tartabilmektir.