
Modern düşüncenin en önemli isimlerinden Immanuel Kant’ın özgürlük anlayışı, “istediğini yapabilme” serbestliğinden köklü biçimde ayrılır. Kant’a göre özgürlük, keyfî davranma hakkı değil; insanın içgüdülerinin, anlık hazlarının ve dışsal baskıların tahakkümünden kurtularak, kendi aklıyla koyduğu evrensel ahlak yasasına bilinçle bağlanabilme gücüdür. Bu nedenle özgürlük, Kant’ta bir ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluktur.
Bu perspektiften bakıldığında, günümüz dünyasının en derin yaralarından olan uyuşturucu bağımlılığı ve kontrolsüz silahlanma yarışı, yalnızca fiziksel yıkım üreten sorunlar değil; aynı zamanda evrensel ahlak yasasına karşı işlenen ağır suçlardır.
İnsan yalnızca arzularına, hazlarına ve içgüdülerine göre hareket ettiğinde özgür olmaz; aksine bu dürtülerin kölesi hâline gelir. Gerçek özgürlük, insanın aklın süzgecinden geçirdiği ve herkes için geçerli olabilecek ahlaki ilkelere göre davranmasıdır. Kant’ın “ödev ahlakı” tam da bunu ifade eder: Ahlaka uygun davranmak, özgürlüğün en yüksek tezahürüdür.
Bu çerçevede uyuşturucu kullanımı özgürlük olarak sunulamaz. Çünkü uyuşturucu, insanın iradesini kemiren ve onu bağımlılığa mahkûm eden bir içsel kölelik biçimidir. Kişi başlangıçta bir tercih yaptığını sansa da zamanla seçen özne olmaktan çıkar; hazlarının yönlendirdiği edilgen bir nesneye dönüşür. Kant’ın evrenselleştirme ölçütü uygulandığında sonuç açıktır: “Herkes uyuşturucu kullansa ne olurdu?” sorusu, insanlığın felce uğrayacağı bir tabloyu ortaya koyar. Üretim çöker, ilişkiler dağılır, toplumsal yapı çözülür. Evrensel yasa olamayan bir ilke ahlaki değildir; ahlaki olmayan bir eylem de özgürlüğün ifadesi olamaz.
Kant’ın ahlak felsefesinin merkezinde yer alan “insanı asla yalnızca araç değil, her zaman amaç olarak gör” ilkesi burada belirleyicidir. Bir insanı kandırmak, zorlamak, bağımlı hâle getirmek ya da çıkarlarımız için kullanmak onu araçsallaştırmaktır. Bu, insan onuruna mutlak aykırıdır. Aynı şekilde kişinin kendisini bağımlılıkların aracı hâline getirmesi de kendi insanlığını zedelemesidir. Hazcılık dışarıdan özgürlük gibi görünse de gerçekte iradeyi yok eden bir esarettir; özgürlük ise zahmetli ama insana yaraşır biçimde ahlaka bilinçle bağlanabilmektir.
Bugün dünyada uyuşturucuya karşı ortak bir mücadelenin varlığı, bu ahlaki sezginin somut yansımasıdır. Her yıl yüz binlerce insan uyuşturucuya bağlı nedenlerle hayatını kaybetmekte, milyonlarca aile parçalanmaktadır. Uyuşturucu maddeler sahte bir “iyi oluş” hissi üretirken, beynin karar verme ve irade mekanizmalarını tahrip eder. Bağımlı kişi zamanla özsaygısını, değerlerini ve gelecek umudunu yitirir; hem bedensel hem ruhsal açıdan ağır bir çöküş yaşar. Bu yönüyle uyuşturucu, insanı yavaş yavaş “yaşayan bir ölüye” dönüştüren bir zehirdir.
Ancak insanlığı tehdit eden ölüm araçları uyuşturucuyla sınırlı değildir. Savaş uçakları, insansız hava araçları, ağır silahlar, bombalar, kimyasal ve biyolojik silahlar da modern dünyanın kitlesel ölüm makineleridir. Uyuşturucu ticareti nasıl suç örgütlerini ve terörü besliyorsa, silah endüstrisi de savaşları ve yıkımı süreklileştiren bir mekanizma üretmektedir. Bu nedenle uyuşturucuyla mücadele kadar, küresel ölçekte silahsızlanma ve silah üretiminin sınırlandırılması da ahlaki bir zorunluluktur. Kontrolsüz silahlanma yalnızca ahlaka değil, akla da aykırıdır.
Elbette bireyler gibi devletlerin de kendilerini savunma ve meşru müdafaa hakkı vardır. Uluslararası hukukta, zorunluluk ve orantılılık ilkelerine bağlı kalınarak yapılan savunma amaçlı güç kullanımı ve bu amaçla savunma teçhizatı üretimi meşru kabul edilebilir. Ancak fiiliyatta atılan her bombanın masum çocukları ve sivilleri öldürdüğü bilinirken; kazanç sağlamak, para kazanmak uğruna silah, uçak, bomba ve mühimmat satışını sürdürmek, sonuçları itibarıyla uyuşturucu ticaretinden dahi daha vahimdir. Burada yalnızca bir mal satılmamakta; masum insanların kanı üzerinden kazanç elde edilerek bu günaha ortak olunmaktadır. Dünya kamuoyunun artan tepkisi de bu ortak vicdanın ifadesidir. Savunma sınırlarını aşan, insan öldürmeyi ve yok etmeyi amaçlayan her faaliyet insani değildir.
Zira dünyadaki hiçbir insan doğacağı ülkeyi, ırkını, ailesini ve kültürünü seçmemiştir. İnsanlar verilmiş kimliklerin içine doğar. Bu gerçek karşısında ırkçılık ve düşmanlık aklen de ahlaken de temelsizdir. Farklılıklar bulunsa da insanlığın ortak bir kökenden geldiği ve aynı ölümlü sonu paylaşacağı açıktır. Aynı anne babanın çocuklarının birbirini öldürmesini istememesi gibi, insanlığı yaratan bir kudretin de haksız öldürmeleri tasvip etmeyeceği düşüncesi, ortak ahlaki sezginin ifadesidir.
Dinlerde de bu sezgi açık biçimde yer alır. İslam’da Maide 5/32’de, “Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur; kim de bir hayat kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur” buyrulur. Temel ilke şudur: Haksız yere bir insanı öldürmek mutlak biçimde haramdır. Bu nedenle atılan bir bombanın suçlu–masum ayırt etmeksizin çocukları öldürmesi ve İslam’ı referans aldığını söyleyen yöneticilerin ölüm makinelerinden gelir elde etmesi, derin bir ahlaki çelişkidir.
Hristiyanlıkta On Emir’de “Öldürmeyeceksin” buyruğu yer alır; bu ilke sevgi ve merhamet ahlakıyla tamamlanır. Yahudilikte de insan hayatı Tanrı’nın emaneti kabul edilir ve “Bir canı kurtaran bütün bir âlemi kurtarmış gibidir” anlayışı hâkimdir. Bu ortak mesaj, insan hayatının dokunulmazlığını evrensel bir ilke hâline getirir.
Sonuç olarak insanlığın önünde iki yönlü bir ödev vardır: Bağımlılık ve çürüme üreten uyuşturucuyla mücadele etmek ve aynı zamanda savaş endüstrisiyle, ölüm makineleriyle yüzleşmek. Kant’ın diliyle söylersek; insan ne kendi hazları uğruna kendisini tüketmeli ne de siyasal ya da ekonomik çıkarlar uğruna başkalarını yok ederek onları araç hâline getirmelidir.
Gerçek özgürlük, hazların peşinde koşmak değil; insan onurunu merkeze alan evrensel ahlak yasasına bilinçle bağlanabilmektir. Uyuşturucuya, savaşa ve ölüm endüstrisine karşı mücadele, yalnızca bir güvenlik ya da sağlık politikası değil; insanın amaç olduğu bir dünyayı savunma mücadelesidir. Özgürlük de ancak böyle bir dünyada anlam kazanır.