Çağdaş ve medeni bir toplum olmanın ön şartı, kanaatimce, aydınlanmadır. Aydınlanma yalnızca teknik ilerleme ya da maddi refah değil; insanın zihinsel, ahlaki ve politik olgunlaşmasını ifade eder. Aydınlanma, insanın başkasının rehberliğine ihtiyaç duymadan kendi aklını kullanmasıyla başlar; daha da önemlisi, aklını özgürce kullanmaya cesaret etmesiyle başlar.
Kant’ın meşhur ifadesiyle: “Aydınlanma, insanın kendi suçu olan ergin olmama hâlinden çıkmasıdır.” Bu erginlik, bireyin aklını bağımsız biçimde işletmesiyle mümkündür.
Aydınlanmış insan, insan onurunu merkeze alan, temel hak ve özgürlükleri önceleyen ve evrensel ahlak ilkelerini esas alan bir düşünce sistematiği kurabilir. Bu nedenle çağdaş uygarlık düzeyi, gücün, geleneğin ya da dogmanın değil; özgür aklın ve etik bilincin topluma egemen olmasıyla mümkündür.
Özgürlük, Akıl ve Ahlak
İnsanın aklını kullanarak ahlaki davranışı bulabilmesi için özgür olması gerekir. Özgürlük olmadan ahlak olmaz; çünkü baskı altında alınan kararlar gerçek anlamda ahlaki tercihler değildir.
Özgür akıl, eylemlerini basit ama güçlü bir ölçütle değerlendirebilir: Yapılan eylem evrensel bir yasa olabilir mi? Eğer bir davranış herkes tarafından benimsendiğinde toplumda güveni, saygıyı ve birlikte yaşamı yok etmiyorsa, bu davranış ahlakidir.
Bu nedenle yalan söylememek, dürüst olmak, sözünde durmak, merhamet göstermek, adaleti gözetmek, hakkaniyetli davranmak, kişisel bütünlük içinde olmak, empati kurmak ve gerçeğe saygılı olmak evrensel yasa olabilecek davranışlardır.
Buna karşılık yalan söylemek evrensel yasa olamaz; çünkü herkes yalan söylerse güven ortadan kalkar ve toplum çöker.
Dolayısıyla ahlak, dışarıdan dayatılan bir “üst norm”un değil, özgür aklın evrensel ölçütlerle yaptığı değerlendirmelerin ürünüdür. John Stuart Mill’in ifadesiyle, asıl amaç “düşünmeyen bir koyun sürüsü” değil; aklını kullanabilen özgür bireyler yetiştirmektir. Bu anlayış, bencilliği değil; bireyin kendi aklıyla düşünen, sorumluluk sahibi bir özne olmasını ifade eder.
İnsan Onuru: İnsanı Amaç Olarak Görmek
Çağdaş uygarlığın temel ilkesi, insanın daima amaç olarak görülmesi, asla araçsallaştırılmamasıdır. Bu ilke, insanın sırf insan olmasından kaynaklanan onuruna duyulan saygının zorunlu sonucudur.
İnsanlık tarihinin en karanlık uygulamalarından biri olan kölelik, insanın araç hâline getirilmesinin en uç örneğidir. Kölelik yalnızca fiziksel bir pratik değil; insanı onurundan yoksun bırakan bir zihniyettir.
Aydınlanma, özgür akıl sayesinde bu karanlığı dağıtır ve insanı araç olarak kullanmayı reddeder. Aynı şekilde insanları kandırmak, manipüle etmek, yalan söylemek ya da emeklerini sömürmek de insanı araçsallaştırmanın farklı biçimleridir.
Hannah Arendt’in ifadesiyle: “İnsanın değeri, onu hangi işe yaradığıyla ölçmekle değil, kim olduğuyla tanımakla anlaşılır.” Çağdaş toplum, insanı fayda nesnesi değil, onurlu bir özne olarak görür.
Özgür Akıl ve Güven Toplumu
Özgür akıl, bireyi kör itaattan, dogmadan ve tahakkümden kurtarır. Evrensel ahlak ilkeleriyle hareket eden bireylerin oluşturduğu toplumda güven iklimi oluşur.
Bu güven yalnızca kişiler arası ilişkilerde değil, hukuk düzeninde de karşılığını bulur. Hukuki güvenlik, düşünce ve ifade özgürlüğü, adil yargılama ve temel hakların korunması ancak aydınlanmış bireylerin bulunduğu toplumlarda gerçek anlamda yerleşir.
Aklını özgürce kullanan bireyler, akla ve vicdana aykırı karar ve uygulamalara boyun eğmez; gerektiğinde bunları sorgular ve reddeder. Böyle bir toplumda hukuk, iktidarın değil, hakkın yanında durur.
Dogmatizm, Aforoz Etme ve Ötekileştirme
Özgür, eşit ve adil bir toplumun inşası için bireylerin sorgulayan özne olması zorunludur. Aksi hâlde insanlar akıllarını dogmalara, hurafelere ya da otoriteye teslim edebilirler.
Tarihte ve günümüzde bazı güç odakları, sorgulamayı bastırmak için kendilerine bir kutsallık kılıfı giydirmiştir. Bu tür yapılar eleştiriyi “tehdit” olarak görür; farklı düşünenleri aforoz eder, sapkın ilan eder ve ötekileştirir.
Bu mekanizma yalnızca dinsel bir pratik değildir; politik, kültürel ve ideolojik biçimlerde de işler. Aykırı düşünenler toplumsal olarak dışlanır, itibarsızlaştırılır, “tehlikeli” ya da “yıkıcı” olarak damgalanır ve kamusal alandan uzaklaştırılır.
John Stuart Mill’in uyardığı gibi: “Bir düşünce susturulduğunda, susturanların kendileri de yanılabilir.” Özgür toplum, farklı düşüncelerin varlığını bir tehdit değil, zenginlik olarak görür.
Aydınlanma ve Çağdaşlık
İşte bu nedenle aydınlanma, aklı ve özgür düşünceyi merkeze alarak bu sömürü ve baskı düzenine karşı çıkar. Aydınlanma; dogmayı değil aklı, itaati değil özgürlüğü, dışlamayı değil çoğulculuğu, aforoz etmeyi değil diyaloğu, sapkınlaştırmayı değil anlayışı, ötekileştirmeyi değil birlikte yaşamı esas alır.
Bu süreç, beraberinde hukuki güvenliği, düşünce ve ifade özgürlüğünü, adil bir toplumsal düzeni getirir. Bireyler, akla ve vicdana aykırı uygulamalara karşı durabilir hâle gelir.
Sonuç: Çağdaş Uygarlık Düzeyi
Çağdaş uygarlık düzeyi; aklın özgürleşmesi, bireyin başkasının rehberliğine muhtaç olmadan evrensel ilkeler koyabilmesi ve insanın kesinlikle araç değil amaç olarak görülmesi ile başlayan aydınlanma süreciyle mümkündür.
Elbette ön yargılı, dogmatik ya da koşullandırılmış zihinler bu sürece direnebilir; hatta alaya alabilir. Ancak özgür akıl ve aydınlanma, bireyleri ve toplumları karanlıktan çıkararak dünya milletlerinin saygın bir üyesi hâline getirir.
Gerçek medeniyet; korkudan değil cesaretten, baskıdan değil özgürlükten, dogmadan değil sorgulamadan, aforozdan değil çoğulculuktan doğar.