
Kâinatın yaratılmış olduğunu ve arkasında ilahi bir irade bulunduğunu kabul etmek, insanın varlık alemindeki konumunu dürüstçe gözden geçirmesini gerektirir. Dünya, akıl almaz büyüklükteki kâinatta bir zerre; insan ise o zerrenin üzerinde, kozmik zaman bakımından bir andan ibarettir. İnsanın kâinattaki yeri, devasa bir sahildeki tek bir kum tanesinin üzerindeki görünmez bir noktadır.
Fakat asıl trajik olan insanın fiziksel küçüklüğü değil; bu küçüklüğüne rağmen kendisini Yaratıcı’nın temsilcisi, sözcüsü, hatta celladı olarak görme cüretidir.
Saniyenin milyarda birinde tüm insanlığı ve kâinatı yok etmeye muktedir olan mutlak bir Yaratıcı’nın, kendi iradesini tecelli ettirmek için bir toz zerresinin şiddetine, sopasına veya silahına muhtaç olduğunu düşünmek akla ve mantığa sığar mı? Bütün varlığı tek bir “Ol” emriyle yok edebilecek bir kudret, başkalarını cezalandırma yetkisini niçin bir toz zerresine devretsin?
Daha da çarpıcısı şudur: Kâinatı ve onun içindeki bütün düzeni yaratmaya muktedir olduğu kabul edilen bir Yaratıcı, insanların tamamını aynı inanca ve aynı düşünceye bir anda yöneltebilecek kudrete sahipken bunu yapmamışsa, insanın kendi sınırlı aklıyla başkalarını zorla aynı inanca sokmaya kalkması nasıl açıklanabilir? Yaratıcının yapabileceği halde yapmadığı bir şeyi, insanın Yaratıcı adına üstlenmeye kalkışması; bir kibrit alevinin Güneş’e nasıl ışık vermesi gerektiğini öğretmeye çalışmasına benzer. Yine bir kitabın tek harfinin, kitabın yazarına nasıl yazması gerektiğini öğretmeye kalkması neyse, insanın Yaratıcı adına konuşmaya kalkması da odur. Kâinatı meydana getiren bir Yaratıcı’nın karşısında, kâinattaki küçücük bir canlı olan insanın, Yaratıcı’ya “Şunu neden böyle yaptın, bunu neden böyle yapmadın?” diye hesap sorarcasına O’nun adına hüküm vermeye kalkması, varoluşsal bir akıl tutulmasıdır.
Gerçek dindarlık, Yaratıcı adına hüküm kesmek değil; yaratılmış olmanın sorumluluğunu idrak etmektir. İnsanın Yaratıcı’ya yakınlaşmak için başkalarının hayatını denetlemesine gerek yoktur. İyilik yapmak, dürüst olmak, emaneti korumak, gücü yettiğince haksızlığa karşı durmak, insana, hayvana ve doğaya merhamet göstermek zaten ahlakın en somut tezahürleridir. Kant’ın insanı asla bir “araç” yapmama ilkesi, Kuçuradi’nin insanın öz değerine vurgusu ve Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” düsturu aynı hakikate işaret eder: İnsan, başkalarının hayatını Yaratıcı adına dizayn etmeye çalışmadan önce kendi ahlakını inşa etmelidir.
İnsanın Yaratıcı karşısındaki en olgun ve tutarlı tavrı, O’nun adına konuşmak ya da başkalarını yargılamak değil; O’nun yarattığı âlemde dürüst, adil ve merhametli bir insan olmaya çalışmaktır. Kâinat karşısında bir hiç mesafesinde olan insanın, kâinatın Sahibi adına hüküm dağıtmaya kalkması en büyük ölçüsüzlüktür. Zira Yaratıcı’ya yakınlık iddiasından daha değerli olan tek şey, O’nun yarattıklarına karşı gösterilen saygı ve merhamettir..