
Epeyce bir zaman önceydi.
Bir gün beni bir kişi aradı. Sesinden oldukça heyecanlı olduğu anlaşılıyordu. Benimle görüşmek istediğini söyledi. Davet ettim.
Geldiğinde, daha ilk cümlesinde beni neden bulduğunu anlattı:
“Birçok problemimi çözdüğünüz bir kişi sizi tavsiye etti. Sizin mutlaka bu dosyaya bakmanızı söyledi.”
Sonra davasını anlattı.
Aleyhine açılmış bir dava vardı. Dava kabul edilmiş, karar temyiz edilmiş ve Yargıtay tarafından da onanmıştı. Artık geriye yalnızca karar düzeltme yolu kalmıştı.
Dosyasını önüme koydu.
İnceledim.
Sonra karar düzeltme dilekçesine baktım.
Daha birkaç sayfa okuduktan sonra durum benim için netleşmişti.
Dilekçe, neredeyse olduğu gibi temyiz dilekçesinin kopyalanıp yapıştırılmasından ibaretti.
Oysa karar düzeltme, temyizin ikinci bir tekrarı değildi.
Dosyada; Yargıtay kararında açık bir hesap hatası, yazı veya maddi yanılgı bulunması, temyiz dilekçesinde ileri sürülen önemli bir hususun kararda hiç değerlendirilmemiş olması, dosyada mevcut bir belgenin karar verilirken gözden kaçırılması gibi bir durum var mıydı?
Yoktu.
Yeni bir hukuki değerlendirme yapmayı gerektirecek somut bir durum da yoktu.
Kısacası, karar düzeltme talebinin kabul edilmesini sağlayabilecek ciddi bir neden göremiyordum.
Ama dosyanın başka bir tarafı vardı.
O gün oturup hesabını yaptığımda, kişinin uğrayacağı zarar yaklaşık 600.000 dolar civarındaydı.
Üstelik gerçekten haksızlığa uğruyordu.
İşin daha ilginç tarafı şuydu:
Davacı, kendisine tanınmış bir yasa hükmüne dayanarak davayı kazanmıştı. Yani mahkeme açısından bakıldığında uygulanan bir yasa vardı ve dava da bu yasa nedeniyle kabul edilmişti.
Fakat benim kanaatimce yasanın kendisi hukuka uygun değildi.
Hani zaman zaman bazı yanlış örnekler üzerinden kullanılan, “Yasal ama helal değil” şeklindeki bir yaklaşım vardır ya…
İşte bu olay, o ifadenin hukuk bakımından tartışılabileceği çok daha somut bir örnekti.
Üstelik kısa süre sonra o yasa değiştirildi.
Yeni düzenlemeyle birlikte, benim hukuka aykırı olduğunu düşündüğüm durum da ortadan kaldırıldı.
Benim düşüncem ise çok daha basitti:
Bir hukuk devletinde “yasal ama hukuka aykırı” gibi bir çelişkinin mümkün olduğunca hiç ortaya çıkmaması gerekir.
Bir işlemin yasal olması, onun aynı zamanda hukuka uygun olması gerektiğini ifade etmelidir. “Yasal ama helal değil” denilen alan, hukuk düzeninin başarısızlığını gösteren istisnai bir alan olmalıdır; hukukun olağan hâli değil.
Ne yazık ki bazen bu ifade, birbirinden tamamen farklı ve yanlış örnekler için de kullanılıyor.
Neyse…
Dosyaya döndüm.
Kendisine açıkça söyledim:
“Ben burada karar düzeltme talebinizi kabul ettirebilecek bir neden göremiyorum. Bu şekilde başvurursanız büyük ihtimalle reddedilir.”
Hatta kendisine, o gün hesapladığımız yaklaşık 600.000 dolarlık zararın onda biri kadar bir ücret teklif edilse dahi, böyle bir dosyada onu daha fazla zarara sokmak istemediğimi söyledim.
Ve kendisine çok net bir tavsiyede bulundum:
“Lütfen kimseye para vermeyin. Ben bu dosyada size umut vererek daha fazla zarar vermek istemiyorum. Derhal davacıyla görüşün. Hatırlı kişiler bulun. Araya girebilecek kim varsa bulun. Aklınıza gelen bütün yolları deneyin ve mutlaka uzlaşmaya çalışın. Bu aşamada sizin için en gerçekçi yol bu. Başka bir yol göremiyorum.”
Çaresiz bir şekilde çıktı ve gitti.
Açıkçası, o gün karşılaştığım ısrar düzeyine çok az insanın ulaştığını söyleyebilirim.
Ertesi gün telefonum çaldı.
Arayan oydu.
Telefonu açtım.
“Avukat Bey,” dedi, “banka bilgilerini vermediniz.”
Bir an ne dediğini anlayamadım.
“Ne bankası?” diye sordum.
Meğer benden çıktıktan sonra başka bir avukata gitmiş.
Onunla anlaşmış.
İçimden, “Demek ki beni dinlemedi,” diye düşündüm.
Sonra merak ettim:
“Peki, ne kadar istedi?”
Söylediği rakam yaklaşık 4.000 dolardı.
Üstelik son derece mutluydu.
Ben de kendisine ilginç bir öneride bulundum:
“Git o avukat arkadaşla tekrar konuş. Ona 4.000 değil, 8.000 dolar vermeyi teklif et. Ama bir şartla. Para işi bitince ödensin. Yani davayı lehine sonuçlandırırsa 8.000 dolarını alacağını, aleyhine sonuçlanırsa da onun size 500 dolar vermesini söyle.”
Sonra da özellikle ekledim:
“Ama bana mutlaka sonucu bildir.”
Bir süre sonra tekrar aradı.
Sonucu sordum.
“Kabul etmedi.” dedi.
İşte o anda olayın benim açımdan en ilginç tarafı ortaya çıkmıştı.
Ben dosyada hukuken yapılabilecek bir şey görmüyordum.
Kendisine bunu açıkça söylemiştim.
Üstelik yaklaşık 600.000 dolarlık bir zarardan söz ediyorduk.
Benim tavsiyem, para harcayıp sonuç alınması mümkün görünmeyen bir yola girmek yerine, davacıyla uzlaşmanın bütün yollarını zorlamasıydı.
O ise başka bir avukat bulmuş, 4.000 dolara anlaşmış ve bundan son derece memnun olmuştu.
Ben de ona, “Madem bu kadar eminsin, ücretin tamamını sonuçta ödemeyi teklif et; hatta iki katını teklif et, sonuç alınamazsa da o sana bir bedel ödensin” dedim.
O teklif elbette kabul edilmedi.
Bu olay bana bir kez daha şunu gösterdi:
Bir insanın çaresizliği, bazen hukuki gerçeği görmekten daha güçlü olabiliyor.
Daha da önemlisi, bir avukatın görevi her dosyada müvekkiline umut vermek değildir.
Bazen yapılabilecek en doğru avukatlık, “Bu dosyada kazanma ihtimaliniz çok düşük; size boş yere umut verip daha fazla para ve zaman kaybettirmek istemiyorum” diyebilmektir.
Çünkü hukukta bazen en değerli hizmet, davayı kazanacağını söylemek değil, kazanılamayacak bir davaya daha fazla zarar vermeden nerede durulması gerektiğini gösterebilmektir.