
İnsanlık tarihindeki en büyük dönüşümlerden bazıları, bir savaşın kazanılmasıyla, bir devletin yıkılmasıyla veya yeni bir teknolojinin bulunmasıyla değil, insanın dünyaya ve kendisine bakışının değişmesiyle gerçekleşmiştir. Aydınlanma, böyle bir zihinsel dönüşümün adıdır. Onu yalnızca belirli bir yüzyıla, birkaç filozofa veya yalnızca din ile akıl arasındaki çatışmaya indirgemek mümkün değildir. Aydınlanma, insanın kendi aklını kullanma cesaretini kazanması; hakikati, bilgiyi, hukuku ve siyasal iktidarı sorgulayabilmesi; insanı başkasının iradesinin nesnesi olmaktan çıkarıp kendi başına değer taşıyan özgür ve onurlu bir özne olarak görmeye başlamasıdır.
Aydınlanma Öncesi Dünya
Aydınlanmayı anlayabilmek için önce onun ortaya çıktığı tarihsel zemine bakmak gerekir. Ortaçağ Avrupa’sında din, yalnızca kişinin inanç ve vicdan alanını belirleyen bir kurum değildi. Dinî kurumlar, dönemine ve bölgesine göre değişen ölçülerde, eğitimden hukuka, ahlaktan siyasete ve toplumsal düzene kadar hayatın çok önemli alanlarında belirleyici bir konuma sahipti. Bununla birlikte Ortaçağ Avrupa’sını bütünüyle tek tip, değişmez ve sürekli bir “karanlık çağ” olarak tanımlamak tarihsel açıdan doğru değildir. Ortaçağ boyunca üniversiteler kurulmuş, felsefe ve bilim üretilmiş, hukuk düşüncesi gelişmiş ve dinî düşüncenin kendi içinde de ciddi tartışmalar yaşanmıştır. Ancak özellikle belirli dönem ve bölgelerde, kurumsal dinî otoritenin toplum üzerindeki güçlü konumu, bazı düşüncelerin sorgulanmasını ve farklı görüşlerin serbestçe ifade edilmesini ciddi biçimde sınırlandırmıştır.
Kutsal kabul edilen metinler ile bunların yetkili dinî otoritelerce yapılan yorumlarına aykırı düşünmek, her zaman yalnızca özgür bir fikir açıklaması olarak görülmeyebiliyordu. Bazı düşünceler sapkınlık olarak nitelendirilebiliyor; aforoz, dışlama, hapis ve başka dinî veya toplumsal yaptırımlar uygulanabiliyordu. Özellikle sapkınlık soruşturmaları bakımından Engizisyon kurumları, dönem ve bölgeye göre değişen yetkilerle önemli bir rol üstlenmiştir. Bazı soruşturmalarda işkence, itiraf elde etmek amacıyla kullanılmış; ağır cezalar, hatta ölüm cezaları uygulanmıştır. Kişinin farklı düşünmesi veya kabul edilmiş dinî yoruma aykırı bir görüş savunması, kimi durumlarda yalnızca bir düşünce ayrılığı değil, dinî ve toplumsal düzene karşı bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.
Buradaki temel mesele yalnızca din değildir. Daha derinde, “doğrunun ne olduğuna kim karar verir?” sorusu vardır. Eğer bir otoritenin söylediği şey, doğru olduğu için değil yalnızca o otorite söylediği için doğru kabul ediliyorsa; kişinin aklı, deneyimi, vicdanı ve gözlemi ikinci plana düşer. “Böyledir, çünkü otorite böyle söylüyor” anlayışı, insanın düşünme sorumluluğunu başka bir makama devretmesi anlamına gelir. Böyle bir durumda kişi, kendi aklını kullanmak yerine hazır cevapları kabul etmeye yönelir.
Bu durum siyasal iktidar bakımından da benzer sonuçlar doğurabiliyordu. Dinî ve siyasal otoritenin birbirini desteklediği dönemlerde hükümdarın veya mevcut düzenin eleştirisi de sıradan bir siyasal görüş ayrılığı olmaktan çıkarılabiliyordu. Yöneticinin meşruiyetinin ilahî bir kaynağa dayandığı kabul edildiğinde, hükümdarı sorgulamak zaman zaman yalnızca hükümdarı eleştirmek değil, Tanrı’nın kurduğu düzene karşı çıkmak şeklinde yorumlanabiliyordu. Böylece “dinî hükme itiraz etmek sapkınlıktır” düşüncesinin yanında, “iktidara itiraz etmek düzene, topluma veya devlete düşmanlıktır” anlayışı da ortaya çıkabiliyordu.
İşte Aydınlanmanın kırmaya çalıştığı zihinsel duvarlardan biri buydu: İnsan, kendisine söyleneni yalnızca otorite söylediği için kabul etmek zorunda mıdır?
Aydınlanma: Aklını Kullanma Cesareti
Aydınlanmanın merkezinde insanın kendi aklını kullanma cesareti vardır. İnsan, aklının olmadığı için değil; çoğu zaman başkalarının onun adına düşünmesine razı olduğu için bir “ergin olmama” hâlinde bulunabilir. “Bana böyle söylendi”, “otorite böyle buyurdu”, “herkes böyle kabul ediyor” diyerek düşünmekten vazgeçmek, insanın kendi aklını başkasına teslim etmesidir.
Aydınlanma ise bu bağımlılıktan kurtulmayı ifade eder. İnsan nedenini sormalı, kanıt aramalı, düşünmeli, sorgulamalı, gerektiğinde “neden?” diyebilmeli ve otoritenin yanılabileceğini kabul edebilmelidir. Bunun anlamı her söylenene sırf farklı olduğu için karşı çıkmak değildir. Aksine Aydınlanma, itaat ile akıl arasındaki ayrımı ortaya koyar. İnsan, doğru olduğuna kanaat getirdiği bir kurala özgür iradesiyle uyabilir; fakat hiçbir kişi veya kurum, sırf otorite sahibi olduğu için insanın düşünme yeteneğini ortadan kaldırma hakkına sahip değildir.
Bu düşüncenin merkezinde insanın değeri vardır. İnsan yalnızca devletin, toplumun, dinî kurumun, partinin, örgütün veya başka bir otoritenin amaçlarına ulaşmak için kullanılacak bir araç değildir. İnsan, kendi başına değer taşıyan, onuru bulunan bir varlıktır. Bu anlayış, özgürlük ile sorumluluğu birbirinden ayırmaz. Özgür insan yalnızca istediğini yapan insan değildir; kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebilen, başkasının özgürlüğüne saygı gösteren ve aklını kullanabilen insandır.
Bu nedenle Aydınlanma yalnızca “daha çok bilgi” demek değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatının öznesi hâline gelmesi demektir.
Din ve Aydınlanma
Aydınlanmayı din karşıtlığı şeklinde anlamak da doğru değildir. Aydınlanmanın temel meselesi, insanın inanması veya inanmaması değil; inancının ve düşüncesinin özgür olup olmadığıdır. İnsan inanabilir, ibadet edebilir, dinî değerlere bağlı yaşayabilir. Ancak aynı özgürlük, başka bir insanın farklı bir dine inanabilmesini, inanmamasını veya dinî yorumunu değiştirebilmesini de kapsamalıdır.
Dolayısıyla Aydınlanmanın din karşısındaki temel yaklaşımı “dini ortadan kaldırmak” değil, dinî inancın zorlayıcı kamu otoritesiyle birbirinden ayrılması ve vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır. Din insanın vicdanına ait özgür bir alan olarak korunurken, devletin bütün yurttaşlara uyguladığı hukuk belirli bir kişinin veya grubun dinî yorumunun zorlayıcı aracı hâline gelmemelidir.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü din özgürlüğü ile dinî baskı aynı şey değildir. Dindar insanın özgürlüğü ne kadar korunuyorsa, dindar olmayan insanın veya başka bir dine inanan insanın özgürlüğü de o kadar korunmalıdır. Aydınlanmanın burada ortaya koyduğu temel ilke, vicdanın özgürleştirilmesidir.
“Çünkü Otorite Böyle Söylüyor”dan “Neden?” Sorusuna
Aydınlanmanın en büyük zihinsel değişimlerinden biri, hakikatin ve meşruiyetin kaynağına ilişkin yaklaşımın değişmesidir.
“Çünkü otorite böyle söylüyor.”
yerine,
“Bunun gerekçesi nedir? Hangi kanıta dayanıyor? Akla, deneyime, somut gerçeklere ve adalet duygusuna uygun mu?”
sorusu geçmiştir.
Bu değişim yalnızca bilim alanında gerçekleşmemiştir. Bilimsel düşüncede gözlem, deney ve akıl yürütmenin önem kazanmasıyla başlayan zihinsel dönüşüm, hukuk ve siyaset alanlarına da yayılmıştır. Siyasal iktidarın kaynağı, yöneticinin yetkilerinin sınırı, bireyin doğuştan sahip olduğu haklar, hukukun amacı, cezanın niteliği ve devletin birey karşısındaki konumu yeniden düşünülmeye başlanmıştır.
Böylece tebaa yerine yurttaş, keyfî iktidar yerine sınırlı iktidar, kişisel irade yerine hukuk, ayrıcalık yerine eşitlik, işkence ve keyfî ceza yerine insan onuru ve adil yargılanma, mutlak otorite yerine hesap verebilir yönetim düşünceleri güç kazanmıştır.
Aydınlanmanın Hukuk ve Siyasete Açtığı Çığır
Aydınlanma düşüncesinin en önemli sonuçlarından biri modern hukuk devletinin düşünsel temellerinin güçlenmesidir. İktidarın sınırsız olmaması, yasaların genel ve herkes için geçerli olması, yöneticilerin de hukukla bağlı bulunması ve bireyin temel haklarının devlet karşısında korunması gerektiği düşüncesi giderek güç kazanmıştır.
Bu süreçte doğal haklar düşüncesi, toplum sözleşmesi, halk egemenliği, kuvvetler ayrılığı, anayasal yönetim ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar gelişmiştir. İnsanların yalnızca hükümdarın lütfuyla hak sahibi olmadığı; insan olmaktan kaynaklanan bazı temel haklara sahip bulunduğu düşüncesi, modern insan hakları anlayışının en önemli düşünsel kaynaklarından biri hâline gelmiştir.
İktidarın tek elde toplanmasının özgürlüğü tehdit edebileceği, bu nedenle devlet gücünün farklı organlar arasında dağıtılması ve birbirini denetlemesi gerektiği fikri de modern anayasal devletin temel taşlarından biri olmuştur. Böylece “iktidar ne yaparsa doğrudur” anlayışının yerine “iktidar da hukukla bağlıdır” anlayışı geçmeye başlamıştır.
Ceza hukuku alanındaki gelişmeler de aynı zihinsel dönüşümün ürünüdür. İşkencenin itiraf aracı olarak kullanılması, ölçüsüz cezalar ve keyfî yargılama anlayışı eleştirilmiş; suç ve ceza arasında orantı, adil yargılanma, kanunilik ve insan onuruna saygı gibi ilkeler güç kazanmıştır.
Aydınlanmanın Bilime ve Eğitime Açtığı Yol
Aydınlanmanın etkisi yalnızca siyaset ve hukukla sınırlı kalmamıştır. Bilginin kaynağının sorgulanabilir olması, gözlem ve deneyin önem kazanması, doğanın insan aklı tarafından araştırılabileceği düşüncesi bilimsel gelişmeleri hızlandıran bir zihinsel ortam oluşturmuştur.
İnsan artık doğayı yalnızca önceden belirlenmiş açıklamalarla anlamaya çalışan bir varlık değil; sorular soran, gözlem yapan, deney yapan, yanlışlanabilir açıklamalar geliştiren ve gerektiğinde önceki bilgilerini değiştirebilen bir varlık olarak görülmeye başlamıştır.
Bunun doğal sonucu eğitim ve bilginin yaygınlaşmasına verilen önemin artmasıdır. Bilgi belirli bir zümrenin tekelinde kalmamalı; insanın kendi aklını kullanabilmesi için eğitim ve düşünce özgürlüğü yaygınlaşmalıdır. Üniversitelerin, bilimsel kurumların, yayıncılığın ve kamusal tartışmanın gelişmesi bu zihinsel dönüşümün uzun vadeli sonuçları arasında yer almıştır.
Aydınlanmanın Açtığı Büyük Çığır
Aydınlanmanın etkileri birkaç düşünürün eserleriyle sınırlı kalmamış, sonraki yüzyıllarda çok daha büyük dönüşümlere zemin hazırlamıştır. İnsan hakları düşüncesinin gelişmesi, anayasal devletlerin ortaya çıkması, demokrasi düşüncesinin güçlenmesi, din ve vicdan özgürlüğünün güvence altına alınması, hukuk önünde eşitlik anlayışının yayılması ve modern yurttaşlık fikrinin gelişmesi bu zihinsel dönüşümün önemli sonuçları arasındadır.
Bilimsel devrimlerden modern tıbba, eğitim sistemlerinden anayasal demokrasilere, insan haklarından modern hukuk devletine kadar bugün büyük ölçüde doğal kabul ettiğimiz pek çok kurum ve değer, Aydınlanmanın açtığı zihinsel yol üzerinde gelişmiştir.
Fakat burada önemli bir nokta vardır: Bu gelişmeler Aydınlanmanın başladığı anda tamamlanmış değildir. Aydınlanma bir anda kusursuz ve eşit bir dünya yaratmamıştır. Aydınlanma düşüncesini savunan toplumlarda dahi kadınların, yoksulların, kölelerin ve sömürge halklarının hakları uzun süre ciddi biçimde ihmal edilmiştir. Dolayısıyla Aydınlanmanın tarihi, tamamlanmış bir zafer hikâyesinden çok, kendi ilan ettiği özgürlük ve eşitlik ilkelerinin bütün insanlar için gerçekten uygulanması yönündeki uzun mücadele olarak da okunmalıdır.
Bu açıdan Aydınlanmanın en önemli özelliği, yalnızca yeni cevaplar vermesi değil, soru sorma hakkını meşrulaştırmasıdır.
Eski Dogmanın Yeni Biçimleri
Aydınlanmanın bize bıraktığı ders yalnızca Ortaçağdaki dinî otoritelerle ilgili değildir. Çünkü dogmatizm yalnızca dinî kisveyle ortaya çıkmaz.
“Bu doğrudur, çünkü kutsaldır” anlayışının yerini zaman zaman “Bu doğrudur, çünkü lider söyledi”, “Parti böyle karar verdi”, “Örgütün doğrusu budur”, “Devletin bekası bunu gerektiriyor”, “Davamız için itiraz edilemez” veya “Buna karşı çıkan bizim düşmanımızdır” anlayışı alabilir.
Burada tarihsel bir özdeşlik kurmak doğru değildir. Modern siyasal kurumlarla Ortaçağ Engizisyonu aynı şey değildir. Ancak zihinsel mekanizma bakımından benzer bir tehlike ortaya çıkabilir: Bir kişi, parti, devlet, örgüt veya ideolojinin kendi yorumunu mutlak hakikat hâline getirmesi ve eleştiriyi düşmanlık, farklı düşünceyi ihanet, itirazı bölücülük veya sorgulamayı beka tehdidi olarak göstermesi.
Oysa Aydınlanmanın temel mirası tam tersidir.
Hiçbir insan yanılmaz değildir.
Hiçbir parti hakikatin sahibi değildir.
Hiçbir devlet yöneticisi eleştiriden muaf değildir.
Hiçbir örgütün kararı insan aklının üzerinde değildir.
Hiçbir ideoloji insan onurundan daha değerli değildir.
Hiçbir “dava”, insanın temel haklarını yok saymanın gerekçesi olamaz.
Ve hiçbir toplumsal veya siyasal amaç, insanı yalnızca kullanılacak bir araca dönüştüremez.
Çünkü Aydınlanmanın temelinde, insanın aklının ve onurunun herhangi bir otoritenin mülkü olmadığı düşüncesi vardır.
Aydınlanmanın Asıl Mirası
Aydınlanmanın insanlığa bıraktığı en önemli miras, belki de belirli bir siyasal sistemden veya belirli bir felsefi öğretiden önce şu basit fakat devrimci ilkedir:
İnsan, kendi aklını kullanma hakkına sahiptir.
Bu hak, beraberinde sorumluluk da getirir. Kendi aklını kullanmak, yalnızca otoriteye karşı çıkmak değildir. Yanlış olabileceğini kabul etmek, kanıt aramak, başkasının düşüncesine kulak vermek, kendi kanaatini değiştirebilmek ve düşüncesinin sonuçlarından sorumlu olmak da Aydınlanmanın gereğidir.
Gerçek özgürlük, insanın her istediğini söylemesi veya yapması değildir. Gerçek özgürlük, insanın kendi düşüncesini oluşturabilmesi, vicdanını kullanabilmesi, başkasının iradesine zorla teslim edilmemesi ve hukuk tarafından eşit biçimde korunmasıdır.
Bu nedenle Aydınlanmanın özü dinsizlik değil, özgürlüktür; otorite düşmanlığı değil, otoritenin sınırlandırılmasıdır; gelenek düşmanlığı değil, geleneğin de sorgulanabilir olduğunun kabulüdür; bilimi mutlaklaştırmak değil, hakikate ulaşma yolunda akıl, kanıt ve eleştirel düşüncenin vazgeçilmez olduğunu kabul etmektir.
Aydınlanma insana şunu söylemiştir:
Düşün. Sorgula. Kanıt iste. Yanılabileceğini kabul et. Otoriteye gerektiğinde “neden?” diye sor. Başkasının özgürlüğünü kendi özgürlüğün kadar değerli gör. İnsan onurunu hiçbir davaya, ideolojiye, iktidara veya kuruma feda etme.
Çünkü insan kendi aklını kullanma cesaretini gösterdiği ölçüde özgürleşir; özgürleştikçe kendi hayatının öznesi olur; kendi hayatının öznesi olduğunda ise yalnızca kendisi için değil, başkalarının özgürlüğü ve onuru için de sorumluluk taşıyan bir yurttaşa dönüşür.
Aydınlanmanın açtığı asıl çığır budur: İnsanın kuldan yurttaşa, tebaadan özneye, itaat edenden sorgulayana ve başkalarının belirlediği hayatı yaşayan bir varlıktan kendi aklıyla hayatına yön veren özgür ve onurlu bir insana dönüşmesi.
Ve belki de Aydınlanmanın bugün hâlâ tamamlanmamış olmasının nedeni budur. Çünkü insanlığın karşısındaki sorun artık yalnızca eski dogmalar değildir. Her çağ, kendi dogmalarını, kendi dokunulmazlarını ve kendi “itiraz edilemez doğrularını” üretme eğilimindedir. Bu nedenle Aydınlanma yalnızca geçmişte yaşanmış bir tarihsel dönem değil, her kuşağın yeniden gerçekleştirmek zorunda olduğu bir zihinsel ve ahlaki sorumluluktur.