• Hakkımızda
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
Haber Oran
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
Haber Oran
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
Ana Sayfa Köşe Yazıları Avukatın Günlüğü

MİLLİYETÇİLİK: AİDİYETİN ASİL HÂLİ Mİ, ÜSTÜNLÜK İDDİASININ KILIFI MI?

30 Ağustos 2026
in Avukatın Günlüğü
0
0
PAYLAŞIM
54
GÖRÜNTÜLENME
Facebook'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

Bir insan dünyaya gelirken bir tercih listesiyle doğmaz.

“Şu ülkede doğmak istiyorum, şu aileyi seçiyorum, şu dili konuşacağım, şu millete mensup olacağım” diyemez. Nerede doğacağını, hangi ailenin çocuğu olacağını, hangi etnik kökene, hangi ten rengine veya hangi kültürel çevreye mensup olacağını seçemez.

Türkiye’de doğan bir insan Fransa’da doğabilirdi. Fransa’da doğan bir insan İngiltere’de, İngiltere’de doğan bir insan Almanya’da doğabilirdi. Bugün Türk olarak dünyaya gelen bir insan, başka bir coğrafyada doğmuş olsaydı Fransız, Alman, İngiliz, Arap veya başka bir kimliğe sahip olabilirdi.

Bu gerçeği bir kez kabul ettiğimizde, insanın doğuştan sahip olduğu kimlik ile kendi iradesi ve emeğiyle kazandığı değer arasındaki fark da ortaya çıkar.

İnsan doğduğu millet nedeniyle suçlanamaz; fakat yaptığı işler nedeniyle övülebilir veya eleştirilebilir.

İnsan doğduğu ülke nedeniyle üstün olamaz; fakat ülkesine yaptığı katkılarla saygınlık kazanabilir.

İnsan bir kimliği miras alır; fakat karakterini kendisi inşa eder.

Bence milliyetçilik tartışmasının düğümlendiği yer tam da burasıdır.

Doğmak bir başarı değildir

Bir Türk’ün Türk olması nasıl bir başarı değilse, bir Fransız’ın Fransız olması da bir başarı değildir.

Bunlar insanın kendi iradesinin dışında belirlenen başlangıç koşullarıdır.

Dolayısıyla bir insanın kendisinin seçmediği bir özelliği, başka insanlara karşı üstünlük gerekçesi hâline getirmesi, ahlaki açıdan oldukça zayıf bir düşüncedir.

İnsanın asıl değeri, kendisine hazır olarak verilenlerde değil, kendisine verilen hayatla ne yaptığında aranmalıdır.

Dürüstlük bir seçimdir.

Adalet bir seçimdir.

Çalışmak bir seçimdir.

Bilime, sanata ve eğitime katkıda bulunmak bir seçimdir.

Başkasının hakkına saygı göstermek bir seçimdir.

Yolsuzluğa karşı durmak bir seçimdir.

İhtiyaç sahibine el uzatmak bir seçimdir.

Ülkesini geliştirmek için emek vermek bir seçimdir.

İşte insanı gerçekten değerli kılan şeyler bunlardır.

Bu nedenle bir insanın hangi milletin çocuğu olarak doğduğundan önce, nasıl bir insan olmayı seçtiğine bakmak gerekir.

Çünkü insanın doğduğu aile onun başarısı değildir; fakat ailesinden devraldığı imkânları nasıl kullandığı onun sorumluluğudur.

Doğduğu ülke onun tercihi değildir; fakat o ülkeye nasıl bir vatandaş olarak hizmet ettiği kendi tercihidir.

“Saf millet” ve “üstün ırk” düşüncesinin açmazı

İnsanlık tarihi de bize önemli bir gerçek anlatıyor:

İnsan toplulukları hiçbir zaman birbirlerinden tamamen kopuk ve değişmez varlıklar olmadılar.

Göçler oldu.

Savaşlar oldu.

Ticaret yolları oluştu.

İnsanlar birbirleriyle evlendi.

İmparatorluklar kuruldu.

İmparatorluklar dağıldı.

Toplumlar birbirlerinin dillerini, yemeklerini, müziklerini, sanatlarını, inançlarını ve yaşam biçimlerini etkiledi.

Bugün “saf millet”, “saf ırk” veya değişmez biyolojik topluluklar üzerinden üstünlük kurmaya çalışmak bu tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.

İnsanlık birbirine karışarak bugüne geldi.

Dolayısıyla milliyet, biyolojik bir üstünlük merdiveninin basamağı değildir.

Bir milletin başka bir milletten daha değerli olduğunu söylemek, bilimsel bir gerçek ortaya koymak değil, bir ideolojik tercih ortaya koymaktır.

Daha da önemlisi, böyle bir düşünce insanı birey olmaktan çıkarıp doğduğu grubun içine hapseder.

Oysa insan, yalnızca ait olduğu topluluğun temsilcisi değildir.

Her insan kendi başına bir şahsiyettir.

Bir Alman’ın yaptığı bir kötülük bütün Almanları kötü yapmayacağı gibi, bir Türk’ün yaptığı bir iyilik de bütün Türkleri üstün yapmaz.

İnsanları milletlerine göre yargılamak ne kadar yanlışsa, milletleri de tek tek bireylerin davranışlarından hareketle değerlendirmek o kadar yanlıştır.

Aidiyet ile üstünlüğü birbirine karıştırmamak gerekir

Burada önemli bir ayrım yapmalıyız.

Aidiyet başka şeydir, üstünlük başka.

“Türk’üm ve Türk olmaktan gurur duyuyorum.”

Bu bir aidiyet cümlesidir.

“Türk olduğum için diğer milletlerden üstünüm.”

Bu ise bir üstünlük iddiasıdır.

Birincisi meşrudur.

İkincisi ise hem ahlaki hem de düşünsel olarak tartışmalıdır.

İnsan kendi milletini sevebilir.

Kendi dilini sevebilir.

Türkülerini, folklorunu, edebiyatını, tarihini, mimarisini, yemeklerini, geleneklerini sevebilir.

Bunların hepsi insanın kimliğinin parçalarıdır.

Fakat kendi kimliğini sevmek için başkasının kimliğini küçültmeye ihtiyaç yoktur.

Gerçek özgüven, başkasını aşağılamadan da var olabilir.

Hatta belki de bir toplumun kültürel özgüveninin en önemli göstergesi, başka toplumların varlığından korkmamasıdır.

Milliyetçilik neden gerekli olabilir?

Peki bütün bunlardan hareketle milliyetçiliği reddetmek mi gerekir?

Hayır.

Tam tersine, insanın kendisini ait hissettiği topluma karşı sorumluluk duyması son derece doğal ve hatta toplumsal hayat bakımından gerekli bir duygudur.

İnsan yalnız yaşayan bir varlık değildir.

Bir dili, bir tarihi, bir kültürü, bir hafızayı paylaşır.

Atalarının bıraktığı mirası devralır.

Yaşadığı toplumun sorunlarından etkilenir.

Çocuklarının geleceğini içinde yaşadığı ülkenin geleceğinden bağımsız düşünemez.

Bu anlamda millî aidiyet, insanın hayatını anlamlandıran güçlü bağlardan biridir.

Fakat milliyetçiliğin hangi yönde kullanılacağı belirleyicidir.

Milliyetçilik, insanları ortak bir gelecek etrafında birleştirebilir.

Ama aynı milliyetçilik, başka insanları dışlamak için de kullanılabilir.

Birincisi yapıcıdır.

İkincisi yıkıcıdır.

Birincisi “Biz ne yapabiliriz?” diye sorar.

İkincisi “Onlar neden bizden değil?” diye sorar.

Birincisi üretime, bilime, eğitime, hukuka ve dayanışmaya yönelir.

İkincisi düşmanlık, dışlama ve üstünlük arayışına sürüklenebilir.

Dolayısıyla mesele milliyetçilikten vazgeçmek değil; nasıl bir milliyetçilik istediğimizi belirlemektir.

Güçlü milliyetçilik başkasından nefret etmek değildir

Bir ülkeyi güçlü yapan şey, vatandaşlarının başka milletlerden nefret etmesi değildir.

Güçlü ülke; iyi eğitim veren ülkedir.

Bilim üreten ülkedir.

Hukukun üstünlüğünü sağlayan ülkedir.

Liyakate değer veren ülkedir.

Adalet duygusunu koruyan ülkedir.

Üreten, çalışan, yatırım yapan, sanat ve kültürünü geliştiren ülkedir.

Vatandaşının devlet karşısında kendisini güvende hissettiği ülkedir.

Bir insanın hakkının soyadına, siyasi görüşüne, ekonomik gücüne veya kimliğine göre değişmediği ülkedir.

İşte gerçek millî güç budur.

Bir ülkenin dünyadaki itibarı da yalnızca bayrağının büyüklüğünden veya ordusunun gücünden değil, vatandaşına ne kadar adil davrandığından, ne kadar ürettiğinden ve insanlığa ne kattığından kaynaklanır.

Bir bilim insanının keşfi ülkesinin itibarını yükseltir.

Bir sanatçının eseri ülkesinin kültürünü dünyaya taşır.

Bir öğretmenin yetiştirdiği çocuklar ülkenin geleceğini değiştirir.

Bir girişimcinin kurduğu şirket istihdam yaratır.

Bir işçinin alın teri üretime katkıda bulunur.

Bir doktorun tedavi ettiği hasta, bir mühendisin inşa ettiği yapı, bir çiftçinin ürettiği gıda, bir öğrencinin kazandığı uluslararası başarı…

Bunların hepsi millî katkıdır.

Dolayısıyla ülkesini sevmenin en somut biçimi, ülkesine değer üretmektir.

“Ya sev, ya terk et” kolaycılığı

Tam da bu nedenle “Ya sev, ya terk et” sloganı üzerinde biraz düşünmek gerekir.

Bu söz ilk bakışta sert bir vatanseverlik ifadesi gibi görülebilir.

Fakat demokratik vatandaşlık açısından bakıldığında önemli bir sorun taşır.

Çünkü ülkesini sevmek ile ülkesinin her uygulamasını onaylamak aynı şey değildir.

Bir vatandaş ülkesini çok sevdiği için onun daha adil olmasını isteyebilir.

Daha özgür olmasını isteyebilir.

Daha demokratik olmasını isteyebilir.

Daha iyi eğitim vermesini isteyebilir.

Yolsuzlukla daha etkili mücadele edilmesini isteyebilir.

Liyakatin esas alınmasını isteyebilir.

Hukukun herkes için eşit uygulanmasını isteyebilir.

Bunları talep eden bir vatandaş ülkesine düşman değildir.

Tam tersine, ülkesinin daha iyi olmasını istemektedir.

Demokratik toplumun en büyük yanılgılarından biri, devlet ile hükümeti, ülke ile iktidarı, vatan ile mevcut siyasi düzeni birbirine karıştırmaktır.

Oysa bunlar aynı şey değildir.

Bir hükümet eleştirilebilir.

Bir yasa yanlış bulunabilir.

Bir kamu politikası başarısız görülebilir.

Bir devlet kurumu eleştirilebilir.

Bütün bunlar ülkeye düşmanlık anlamına gelmez.

Hatta demokratik rejimlerde eleştiri, ülkenin düşmanlığı değil, gelişmesinin araçlarından biridir.

Bu nedenle “Ya sev, ya terk et” yerine şu cümle çok daha demokratik ve yapıcıdır:

“Bu ülke hepimizin; yanlış gördüğümüzü eleştirelim, doğru olanı geliştirelim ve geleceğini birlikte inşa edelim.”

Vatandaşlık, kökenden daha güçlü bir bağ olabilir

Modern devletin en önemli başarılarından biri, farklı kökenlerden insanları ortak bir hukuk düzeni içinde vatandaş olarak bir araya getirebilmesidir.

Bir insanın ailesinin nereden geldiği ile bugün hangi topluma karşı sorumluluk hissettiği aynı şey değildir.

Türkiye’de farklı etnik kökenlerden gelen insanlar bu ülkeyi sevebilir.

Türk kültürünü benimseyebilir.

Türk müziğini dinleyebilir.

Türk edebiyatını okuyabilir.

Türk folklorunu yaşatabilir.

Bu ülkenin ekonomisine katkıda bulunabilir.

Vergisini verebilir.

Bilim insanı olabilir.

Öğretmen olabilir.

Sanatçı olabilir.

Asker olabilir.

İş insanı olabilir.

İşçi olabilir.

Çocuklarının geleceğini Türkiye’nin geleceğiyle birlikte düşünebilir.

Böyle bir insanı sadece kökeni nedeniyle “yabancı” görmek, millî birlik açısından büyük bir çelişkidir.

Çünkü millî birlik, insanları dışlayarak değil, ortak geleceğe dahil ederek kurulur.

Asıl soru “Senin deden nereliydi?” olmaktan çıkıp “Sen bu ülke için ne yapıyorsun?” sorusuna dönüşmelidir.

Bu yaklaşım, etnik kökeni inkâr etmek anlamına gelmez.

Tam tersine, insanların farklılıklarını kabul ederek ortak vatandaşlık zemininde buluşturmak anlamına gelir.

Gökalp’tan bugüne: Millet nedir?

Ziya Gökalp’ın yaşadığı dönem ile bugün arasında büyük tarihsel farklar vardır.

Gökalp, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme ve millî devletlerin yükselme döneminde yaşamıştır. İmparatorluğun dağılma süreci içerisinde Türk toplumunun ortak bir millî kimlik etrafında yeniden örgütlenmesi meselesi onun düşüncesinin merkezinde yer almıştır.

Gökalp’ın millet anlayışında kültürün önemli bir yeri vardır.

Dil, kültür, ortak değerler, eğitim ve toplumsal dayanışma onun düşüncesinde önemli unsurlardır.

Bu yönüyle Gökalp’ın milliyetçiliğini yalnızca biyolojik bir soy anlayışına indirgemek doğru değildir.

Ancak Gökalp’ın düşüncesini bugüne taşırken tarihsel bağlamı da gözden kaçırmamak gerekir.

Bugünün dünyasında millî kimlik, insan hakları, demokrasi, hukuk devleti, çoğulculuk ve eşit vatandaşlıkla birlikte düşünülmek zorundadır.

Çünkü modern devletin meşruiyeti yalnızca “millet” adına konuşmasından değil, milleti oluşturan bütün vatandaşlara eşit hukuk uygulamasından kaynaklanır.

Atatürk’ün milliyetçiliğini de bu çerçevede okumak

Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde de millî egemenlik ile vatandaşlık arasında güçlü bir bağ kurulmuştur.

Buradaki temel mesele, insanların hangi soy zincirinden geldiğinden ziyade, ortak bir siyasi topluluğun üyeleri olarak geleceği birlikte kurmalarıdır.

Bu açıdan “millet” yalnızca geçmişten devralınan bir kimlik değil, aynı zamanda geleceğe yönelik ortak bir iradedir.

Millet, sadece “biz kimiz?” sorusunun cevabı değildir.

Aynı zamanda:

“Birlikte nasıl yaşayacağız?”

sorusunun da cevabıdır.

İşte modern milliyetçiliğin en önemli sınavı budur.

Bir toplum farklılıklarını nasıl yönetecek?

Farklı düşünen insanlarla nasıl birlikte yaşayacak?

Devlet herkese eşit mesafede durabilecek mi?

Liyakat esas alınacak mı?

Hukuk üstün olacak mı?

Vatandaşın devlete değil, devletin hukuka bağlı olduğu bir düzen kurulabilecek mi?

Bunlara verilen cevaplar, millî birlik açısından herhangi bir sloganın verebileceğinden çok daha önemlidir.

Evrensel değerler millî kimliğin düşmanı değildir

Bazen insan hakları, evrensel hukuk, özgürlük ve demokrasi kavramları millî kimliğin karşısına konuluyor.

Oysa böyle bir karşıtlık kurmak gereksizdir.

Bir Türk’ün adaleti savunması onun millî kimliğini zayıflatmaz.

Bir vatandaşın insan haklarını savunması vatanseverliğini ortadan kaldırmaz.

Hukukun üstünlüğünü istemek ülkeye düşmanlık değildir.

Liyakat istemek millî değerlere aykırı değildir.

Bilimsel düşünceyi savunmak milliyetçilikten vazgeçmek değildir.

Tam tersine, ülkesinin güçlü olmasını isteyen bir insanın bunları istemesi son derece doğaldır.

Çünkü insanlık değerleri ile millî değerler arasında zorunlu bir çatışma yoktur.

Adaletin milliyeti yoktur.

Bilimin milliyeti yoktur.

İnsan onurunun milliyeti yoktur.

Çocukların geleceğinin milliyeti yoktur.

Özgürlüğün ve hukukun üstünlüğünün milliyeti yoktur.

Bunlar insanlığın ortak kazanımlarıdır.

Bir ülkenin bunlara sahip çıkması, kendi millî kimliğinden vazgeçmesi değil, onu daha yüksek bir ahlaki zemine taşımasıdır.

Son söz: Milliyetçiliğin en zor ama en değerli biçimi

Bence gerçek milliyetçilik, “Benim milletim diğerlerinden üstündür” demek değildir.

Gerçek milliyetçilik:

“Ben bu ülkeyi seviyorum ve onun daha iyi olması için çalışacağım” diyebilmektir.

“Ülkemin yanlışlarını da söyleyeceğim” diyebilmektir.

“Devletimin güçlü olmasını istiyorum ama bu gücün hukukla sınırlı olmasını da savunuyorum” diyebilmektir.

“Milletimin kültürünü koruyacağım ama başka milletlerin kültürlerine düşman olmayacağım” diyebilmektir.

“Türk olmakla gurur duyacağım ama Türk olmayan bir insanı bundan dolayı küçümsemeyeceğim” diyebilmektir.

“Ülkemin kalkınmasını isteyeceğim ama bu kalkınmayı bilime, hukuka, demokrasiye ve insan onuruna rağmen gerçekleştirmeye çalışmayacağım” diyebilmektir.

Çünkü insanın doğduğu millet onun başlangıç noktasıdır; hayatı boyunca yaptığı işler ise onun asıl hikâyesidir.

Bir insanın Türk olması onun seçimi olmayabilir.

Fakat iyi bir vatandaş olması büyük ölçüde kendi seçimidir.

Ülkesine vergi vermesi, üretmesi, çalışması, bilim yapması, çocuk yetiştirmesi, hukuka uyması, başkasının hakkına saygı göstermesi, yolsuzluğa karşı çıkması, adaleti savunması ve toplumun geleceğine katkıda bulunması onun kendi iradesinin ürünüdür.

Bu nedenle milliyetçiliği yalnızca “kimden olduğumuz” üzerinden değil, “ne yaptığımız” üzerinden yeniden düşünmek gerekir.

Çünkü bir ülkeyi büyüten şey, insanların aynı kanı taşıması değil; aynı geleceğe inanmasıdır.

Bir milleti güçlü kılan, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünen insanların ortak hukuk içinde birlikte yaşayabilmesidir.

Bir devletin gerçek gücü, vatandaşlarının birbirinden korkması değil; birbirine ve adalete güvenmesidir.

Ve bir insanın kendi milletini sevmesinin en güzel biçimi, başka milletlerden nefret etmek değil; kendi milletine layık olacak kadar dürüst, adil, çalışkan, üretken ve sorumlu bir insan olmaktır.

Belki de bugün milliyetçilik üzerine yeniden düşünürken kendimize sormamız gereken en basit ve en zor soru budur:

“Ben bu ülkenin insanıyım” demek kolaydır.
Peki, “Bu ülkenin daha iyi olması için ben ne yaptım?” diyebiliyor muyuz?

Millî aidiyeti gerçek bir değere dönüştüren şey, işte bu sorunun cevabıdır.

Çünkü millet sevgisinin en yüksek biçimi, slogan değil sorumluluktur.

Ve insanın en büyük ortak kimliği de, bütün farklılıkların üzerinde, insan olmaktır.

Etiket: adaletAidiyetatatürkBirlikte YaşamaÇoğulculukdemokrasieşitlikevrensel değerlerhukuk devletiİnsan OnuruİnsanlıkIrk ÜstünlüğüIrkçılıkKapsayıcı MilliyetçilikkültürliyakatMillî BirlikMillî KimlikMilliyetçilikOrtak GelecekÖzgürlüktoplumsal barışTürk KimliğiTürk MilletiVatan SevgisivatandaşlıkVatanseverlikYurttaşlık BilinciZiya Gökalp
  • Popüler
  • Yorumlar
  • En Yeni

Yarısı doldurulmuş bir bardağın ne kadarı boştur?

23 Mayıs 2020

ODTÜ’de okuyorum diyen biri nerede okuyor olabilir?

15 Aralık 2019

Bugs Bunny’nin rakiplerinden kırmızı saç, sakal ve bıyıklara sahip, çabuk sinirlenen, maden arayıcısı, haydut ve kovboyun adı nedir?

20 Şubat 2017

Daireye üst kattan veya çatıdan su sızarsa, ya da yağmur suyu basarsa ne yapılmalıdır?

27 Eylül 2018

Mirasçılık Belgesi almak için mirasçı olmaya gerek yok!

0

Brezilyalı Futbol Efsanesi Pele Hayatını Kaybetti

0

2023 Yılı Asgari Ücret 8500 TL Oldu

0

Volvo Yedek Parça Ankara İçinde Nereden Alınır?

0

DİKİZ AYNASINA BAKMA!

31 Ağustos 2026

MİLLİYETÇİLİK: AİDİYETİN ASİL HÂLİ Mİ, ÜSTÜNLÜK İDDİASININ KILIFI MI?

30 Ağustos 2026

Kutsal Değerlerin Gölgesinde Güç, İstismar ve Hukuk

16 Ağustos 2026

NATO’da Silahsızlanma ve Rusya’nın da Dahil Olduğu Yeni Bir Güvenlik Mimarisi Mümkün mü?

18 Temmuz 2026
Sonuç yok
Tüm sonuçları gör
  • ANA SAYFA
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Hukuk
    • Hukuk Haberleri
    • Hukuk Sözlüğü
  • Köşe Yazıları
    • Avukatın Günlüğü
    • H.Erdal DEMİR
    • Ekonomik Bakış
    • GÖKYÜZÜ PUSULASI – ASTROLOJİK ÖNGÖRÜLER
  • Sağlık
  • Sanat
  • Soru-Cevap
  • Spor
  • Teknoloji
  • Yayın Akışları

© 2026 JNews - Premium WordPress news & magazine theme by Jegtheme.