
İnsanlık tarihi boyunca “güç” kadar arzulanan, ancak elde edildiğinde sahibini bu denli dönüştüren çok az olgu vardır. Güç, şeffaf bir hukuk sistemi ve denetim mekanizmalarıyla dizginlendiğinde toplumu bir arada tutan bir harç vazifesi görür. Fakat ne zaman ki o güç denetlenemez hale gelir, kutsallaştırılır ve tek bir elde toplanır; işte o an liderin gerçeklikle bağı kopmaya başlar. Lord Acton’un o meşhur “Güç bozat, mutlak güç mutlak bozar” sözü, bir klişeden ziyade tarihin her döneminde karşımıza çıkan çıplak bir hakikattir.
Bu hakikatin tarihteki en görkemli ve trajik örneklerinden biri şüphesiz Büyük İskender’dir. Henüz 30’una gelmeden bilinen dünyanın büyük kısmını dize getiren bu genç adam, askeri dehasıyla bir efsaneye dönüştü. İlk yıllarında askerleriyle aynı çamurda yatan, riski paylaşan ve stratejik zekasıyla hayranlık uyandıran bir liderdi. Ancak başarı geldikçe ve eleştiriler sustukça, İskender’in zihninde tehlikeli bir fikir filizlenmeye başladı: “Ben sıradan bir ölümlü değilim.”
Bu dönüşümün en sembolik anı, Siwa’daki Amon Tapınağı’na yaptığı o meşhur çöl yolculuğudur. Askeri hiçbir gerekliliği olmamasına rağmen, kavurucu sıcakta ve kum fırtınaları arasında hayatını tehlikeye atarak gittiği o tapınaktan çıktığında, artık sadece bir Makedon kralı değildi; o, “Amon’un oğlu”ydu. Çölde yolunu kaybeden ordusuna kuşların rehberlik etmesi veya tam susuzluktan ölecekken yağan yağmur gibi “mucizeler”, onun tanrısal bir misyonu olduğu yanılsamasını pekiştirdi.
Sonuç ne mi oldu? Eski dostlarıyla sofraya oturan lider gitti; yerine önünde diz çökülmesini bekleyen, Pers saray geleneklerine hayran, eleştiriye tahammülü kalmamış bir tiran geldi. Bu zehirlenmenin en acı meyvesi, savaşta hayatını kurtaran en yakın dostu Kleitos’u bir içki sofrasında kendi elleriyle mızraklayarak öldürmesiydi. Mutlak güç, İskender’in gözlerini öylesine kör etmişti ki, sadakat ile kör itaati karıştırmaya başlamıştı.
Aradan binyıllar geçse de insan doğası pek değişmiyor. Modern çağda Saparmurat Niyazov (Türkmenbaşı) örneği, bu antik hastalığın güncel bir tezahürü gibidir. Bağımsızlık sonrası Türkmenistan’da kurduğu kişisel kült; altın kaplama heykellerden ayların isimlerini kendi ailesine göre değiştirmeye, yazdığı kitabı dini bir metin gibi zorunlu kılmaya kadar uzandı. İskender ile Niyazov arasındaki zaman uçurumu ne kadar derin olursa olsun, denetlenmeyen gücün yarattığı o kibirli illüzyon aynıdır.
Niyazov, Ocak ayına kendi unvanını, Nisan ayına annesinin adını vermesi yalnızca sembolik bir uygulama değildi; devletin zaman algısını bile kendi kişiliği etrafında şekillendirme çabasıydı. Yazdığı Ruhnama adlı kitabın okullarda, devlet kurumlarında ve hatta dini alanlarda zorunlu hale getirilmesi de aynı anlayışın sonucuydu. Medya kontrol altına alınmış, muhalefet bastırılmış, eleştirel düşünce neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı.
Tarih; Stalin’in korku imparatorluğundan Hitler’in yıkıcı tutkusuna, Mao’nun milyonları sürüklediği dramlara kadar benzer örneklerle dolu. Buradan çıkarılacak ders çok net: Sorun sadece “kötü liderler” değil, insanı hatasız olduğuna inandıran denetimsiz sistemlerdir. Hiçbir insan, sınırsız gücün ağırlığını sağlıklı bir şekilde taşıyacak kadar kusursuz bir hamurdan yoğrulmamıştır. İnsan doğası kibre, öfkeye ve kendi efsanesine inanmaya meyllidir.
Bu yüzden medeni bir toplumun güvencesi “kahraman liderler” değil, güçlü kurumlardır. Yasama, yürütme ve yargının birbirinden keskin çizgilerle ayrılması, özgür medya ve hukuk önünde eşitlik; bunlar sadece teknik anayasal terimler değildir. Bunlar, insanın güç karşısındaki o kaçınılmaz zaafına karşı örülmüş savunma duvarlarıdır.
Gerçek bir medeniyet, insanların haklarını bir “liderin lütfuyla” değil, sadece insan oldukları için elde ettikleri düzendir, hukuk düzenidir. Bir toplumda hukukun yerini kişilerin keyfiyeti aldığında, o toplum nefes alamaz hale gelir. Unutmamak gerekir ki; güce tapılan yerde insan onuru küçülür; hukukun üstün geldiği yerde ise insan gerçekten özgürleşir.