
Köyün zengini Halil Ağa, dolup taşan ambarları ve geniş tarlalarıyla nam salmıştı. Ancak köydeki yoksulluk her geçen gün artıyor, insanlar Halil Ağa’nın gölgesinde giderek eziliyordu. Bir gün, Halil Ağa meydanda toplanan köylülere bir konuşma yaptı:
“Sabredin, şükredin! Allah fakirleri sever. Bu dünyada çektiğiniz sıkıntıların ödülünü ahirette alacaksınız.”
Yaşlı Zehra Nine, yorgun ve nasırlı elleriyle kalabalığın arasından çıktı. Kırışmış yüzüne bilgelik sinmişti ama okuma yazması dahi yoktu. Halil Ağa’nın gözlerinin içine baktı ve şöyle dedi:
“Halil Ağa, sabretmek bizim içinse, şükretmek neden senin için değil? Fakirliği bize sınav diye öğütlersiniz, ama zenginliği kendinize ödül yaparsınız. Şükür, sofrandan artan kırıntıları vermek değil, elindeki nimeti bölüşmekle olur.”
Bu sözler, köy meydanında bir sessizlik yarattı. Tam o anda genç bir adam daha seslendi:
“Eğer fakirlik erdemse, neden bu erdemden kendinize hiç pay çıkarmıyorsunuz? Biz sabırla cenneti beklerken, siz neden dünyayı cennete çeviriyorsunuz?”
O gün köylüler ilk kez bu kadar açık bir şekilde zenginlerin ve din adamlarının tutarsızlıklarını sorguladılar. Çünkü sadece Halil Ağa değil, kasabaya zaman zaman gelen vaizler de aynı şeyi yapıyordu. Her vaazda fakirliğin bir sınav, zenginlerin ise Allah’ın takdiri olduğunu anlatırlardı. Ama kendileri hep lüks sofralarda yemek yer, atlarının en iyisine biner, yoksulların verdiği sadakalarla saraylarda yaşarlardı. Onlar için yoksullar, şükretmesi gereken kalabalıklardan ibaretti
Zehra Nine’nin bilmediği ama söylediklerini doğrulayan bir hakikat, Epiktetos’un şu sözünde saklıydı:
“Fakir olan, çok az şeye sahip olan değil, çok fazla şey isteyen kişidir.”
Dünya, çok şey isteyenlerin fakirleri susturmak için şükür ve sabır maskesini kullandığı bir sahneye dönüşmüştü. Ama gerçek insanlık, şükretmeyi dilde değil; bölüşmekte ve elindekini paylaşmakta arardı.