
İnek, insanlık tarihi boyunca medeniyetin inşasında merkezi bir role sahip olmuş bir canlıdır. Etiyle temel bir protein kaynağı, sütüyle peynir, yoğurt gibi birçok gıdanın hammaddesi, derisiyle sanayi ve giyim malzemesi, gübresiyle verimlilik artırıcı olarak insanlığa hizmet etmiştir. Ancak bu hayvana atfedilen anlam, sadece maddi faydalarla sınırlı kalmamış; onun meta-fiziksel konumu, toplumların inanç ve akıl arasındaki ilişkisini anlamamız için çarpıcı bir örnek teşkil etmiştir.
İnek: İki Farklı Dünyada İki Farklı Anlam
Batı toplumlarında inek, öncelikle bir “kaynak” olarak görülür. Değeri, sunduğu somut faydalarla ölçülür. Doğu’da, özellikle Hindistan’da ise durum tamamen farklıdır. İnek, besleyici değerinin çok ötesinde, “kutsal” bir semboldür. Ona zarar vermek ağır bir suç sayılır ve bu inancı sorgulayanlar şiddet ve dışlanma ile karşılaşabilir. Buradaki temel mesele, inancın sorgulanamaz mutlaklığıdır. Tıpkı Orta Çağ’da Kilise’nin Dünya merkezcilik (jeosantrizm) dogmasını savunması veya Katolik inancında Ekmek-Şarap ayinindeki dönüşüm (transubstantiation) inancı gibi, burada da mutlak bir iman söz konusudur. Bu tür sistemlerde, inanç topluca kabul edildiği için, “iki kere iki beştir” dense dahi bu itiraz edilemez bir hakikat haline gelir.
Oysa laik anlayış, dine karşı bir tavır değil; insan ve toplum ilişkilerinde dini yargılardan bağımsız olarak aklı, bilimi ve evrensel değerleri esas alan bir çerçevedir. Böylece farklı inançlara sahip bireylerin barış içinde bir arada yaşayabilmesi için ortak bir zemin sağlar.
Peki, bu durum laiklik, akılcılık ve evrensel değerlerin din karşıtlığı olduğu anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Aksine, bu kavramlar, farklı inanç sistemlerini dışlamak yerine, onların üzerine inşa edilebilecek ortak, insani bir zemin arayışıdır.
Akıl ve Erdemin Evrensel Dili: Stoa’dan Kant’a
Antik dönemde Kıbrıslı Zenon’un kurduğu Stoa Okulu, doğrunun ancak akıl yoluyla (logos) bulunabileceğini öne sürerek, laik ahlak anlayışının temellerini atmıştır. Stoacılar için erdem, akla ve doğaya (sünnetullah) uygun yaşamakla eşdeğerdir. Mutluluk, dışsal koşullardan değil, erdemli bir yaşam sürmekten gelir.
Bu düşünce, Aydınlanma Çağı’nın en önemli filozoflarından Immanuel Kant’ta zirveye ulaşır. Kant, Salt Aklın Sınırları İçinde Din adlı eserinde, dinden tamamen bağımsız, sadece insan aklına dayanan bir ahlak düzeni kurmanın mümkün olduğunu gösterir. Onun ünlü “Kategorik Imperatif” (Koşulsuz Buyruk) ilkesi şudur:
“Öyle davran ki, davranışının ilkesi, senin iradenin evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir ilke olsun.”
Bu ilke, bir eylemin ahlaki olup olmadığını test etmek için evrensel bir ölçüt sunar. Eğer herkes aynı şeyi yapsaydı, toplum düzeni çöker miydi? Bu test, dini emirlerden bağımsız olarak, aklın ve evrensel değerlerin rehberliğinde ahlaklı bir yaşamın mümkün olduğunu ispatlar. Kant’ın bu yaklaşımı, tarihte din adına yapılmış ve insani değerlere aykırılık teşkil eden uygulamalara karşı da düzeltici bir işleve sahiptir.
Laiklik ve Evrensel Değerler: Din Karşıtlığı Değil, Ortak Payda Arayışı
Laiklik, genellikle yanlış anlaşıldığı gibi dinsizlik veya din düşmanlığı değildir. Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durduğu, hukuk ve kamusal düzenin ise akıl ve toplumsal sözleşme ile oluşturulmuş evrensel değerlere dayandığı bir sistemdir.
Laik hukuk ve laik ahlak, kaynağını Hindu inancı gibi anlayışlardan değil, insanların bir toplum olarak barış ve adalet içinde yaşama ihtiyacından alır. Bu değerler; adalet, eşitlik, dürüstlük, empati, merhamet, hoşgörü, sevgi, kişisel bütünlük (özü sözü bir olmak), sorumluluk ve insan onuruna ve emeğine saygıdır. Bu değerler aslında hiçbir dinin reddetmeyeceği, hatta tüm dinlerin özünde barındırdığı evrensel düsturlardır. Laiklik, bu düsturları dini bir çerçeveden çıkarıp, tüm insanlığın ortak paydası haline getirerek siyasi istismarın ve tevilin önüne geçmeyi amaçlar.
Sünnetullah: İlahi Kanunlar ve Evrensel Değerlerin Kesistiği Nokta
İslam düşüncesindeki “sünnetullah” kavramı, bu bağlamda son derece önemli bir köprü oluşturur. Sünnetullah, Allah’ın evrene ve toplum hayatına koyduğu değişmez yasalardır. Yerçekimi, suyun kaldırma kuvveti gibi fizik kanunları ne kadar evrenselse, toplumsal kanunlar da aynı şekilde evrenseldir.
Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’ın sünnetinde (kanunlarında) asla bir değişiklik bulamazsın” (Ahzâb 62) ve “Bir topluluk kendilerini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Ra’d, 11) buyrulur. Bu, ilahi bir determinizmdir: Çalışan kazanır, adaletle hükmeden ayakta kalır, zulmeden çöker. Bu kanunlar inançlı-inançsız herkes için aynı şekilde işler. Aşık Veysel’e atfedilen, “buğday ektin de arpa mı biçtin” sözü ve “Elma çekirdeği eken, armut toplayamaz; tabiatın kanunu böyle işler” cümlesi bunlara örnek teşkil eder. “Çalışan toplum yükselir, tembel toplum çöker; emeğin karşılığı erdemdir.” İbn Haldun‘a ait olduğu ifade edilir.
İşte tam da bu noktada, Kant’ın “evrensel yasa” testi ile İslam’daki “sünnetullah” kavramı örtüşür. Her ikisi de insana şunu söyler: Aklını kullan, evrensel ve değişmez olan adalet, dürüstlük ve çalışkanlık gibi ilkelere uygun hareket et. Sonuç, ister ilahi bir düzenin parçası olarak görülsün ister seküler bir ahlak anlayışının gereği olarak, değişmeyecektir. Endülüs Emevileri ilim ve hoşgörü ile yükselmiş, bu değerlerden uzaklaştığında ise çökmüştür. Bu, hem sünnetullahın hem de evrensel akılcı tarih yasalarının bir tezahürüdür.
Sonuç
İneğe atfedilen kutsallık örneği, inanç sistemlerinin nasıl sorgulanamaz anlayışlar yaratabildiğini ve istismara açıklığını gösterir. Ancak laiklik, akılcılık ve evrensel değerler, bu anlayışları reddetmek veya kabul yerine, onların ötesine geçerek tüm insanlığı birleştirebilecek ortak bir dil ve ahlaki zemin sunar. Bu zemin, Stoa felsefesinin erdem anlayışında, Kant’ın kategorik imperatifinde ve İslam’daki sünnetullah kavramında somutlaşır.
Nihayetinde, ister dini ister seküler olsun, kaynağını akıldan, doğal yasalardan ve insan onurundan alan adalet, eşitlik ve merhamet gibi değerler, herhangi bir inanca mensup olmayı gerektirmeksizin tüm insanlığın kabul edebileceği evrensel ilkelerdir. Laiklik, bu ilkeleri siyasetin ve hukukun temeline koyarak, istismara ve tevile açık ve hatta birbirine zıt yorum yapılabilen anlayışların değil, aklın ve ortak iyinin hakim olduğu bir toplum hedefler. Bu, din karşıtlığı değil, insanlığın ortak aklına ve iyiliğine duyulan derin bir inançtır.