
Aydınlanma öncesi Avrupa, din ve mezhep çatışmalarının en vahim örnekleriyle doludur. Otuz Yıl Savaşları (1618-1648), mezhep kavgalarının yıkıcılığını gösteren çarpıcı bir örnektir: Savaşlar ve beraberindeki kıtlık, hastalık ile katliamlar nedeniyle 8 milyona yakın insan öldü; bazı bölgelerde nüfusun %50’si yok oldu. Fransa’daki St. Barthelemy Katliamı (1572), 10 bin kadar Huguenot’un (Fransız Protestan) Katoliklerce sistematik biçimde öldürülmesiyle sonuçlandı. Engizisyon mahkemeleri ise “sapkın” addedilenleri işkenceyle yargılayıp yakarak cezalandırıyor; İspanyol Engizisyonu’nun 350 yılı aşkın faaliyeti boyunca binlerce kişi idam edildi. Kilise, bu süreçte sadece dini bir kurum değil, siyasi ve toplumsal iktidarın merkezi olarak rol oynadı. Din, iktidar mücadelesinin aracı haline geldi; hoşgörüsüzlük ve bağnazlık, insanlık dışı şiddeti meşrulaştırdı.
Tüm insanları aynı kaynaktan var eden bir yaratıcının, çocuklarının birbirini ‘din adına’ nefretle öldürmesini istemesi, bir babanın evlatlarını kılıçla birbirine kırdırması kadar çelişkili ve trajik bir tezattır; nefsi müdafaa dışındaki her öldürme (özellikle din kisvesi altında işlenenler) ve ölüm makinesi üretimi, bu kozmik ahlakı hiçe sayar.
Bu karanlıktan çıkış, Aydınlanma düşüncesinin akıl, bilim ve sekülerizm vurgusuyla mümkün oldu. Descartes, Locke, Voltaire gibi düşünürler, otoriteyi sorgulayıp bireyin özgürlüğünü savunarak bağnazlığı zayıflattı. Westfalya Antlaşması (1648), devletlerin mezhep seçiminde özerkliğini tanıyarak din savaşlarına kısmen son verdi. Bilimsel devrim (Newton, Galileo) ve matbaanın yaygınlaşması, bilgiyi kilisenin tekelinden çıkardı. Öneriler, bu tarihten dersle şekillenmeli: Din ve devlet işlerinin ayrılması, eğitimde eleştirel düşüncenin teşviki, çoğulculuk ve insan hakları temelli politikalar önem taşır. Unutulmamalı ki körü körüne bağlılık ancak özgür sorgulamayla aşılır; şiddet ise ancak adalet ve diyalogla son bulur.
DİN VE KAMUSAL ALAN
Din ile siyasetin ve devlet işlerinin iç içe geçmesi, tarihte çoğu kez baskı, çatışma ve bilimsel-toplumsal durgunluğa yol açmıştır. Örneğin, Orta Çağ Avrupası’nda Katolik Kilisesi’nin kralları “tanrısal hak”la meşrulaştırması, mutlakiyetçi rejimleri besledi; eleştirel düşünceyi “dinsizlik” sayarak Giordano Bruno’nun yakılması (1600) veya Galileo’nun Engizisyon baskısıyla suskunlaştırılması (1633) gibi olaylar, bilimsel ilerlemeyi yüzyıllarca geciktirdi. İslam coğrafyasında ise akıl ve bilimden uzaklaşma, matbaanın Osmanlı’ya 300 yıl gecikmeyle gelmesi gibi sonuçlar doğurdu. Aydınlanma, bu kısır döngüyü aklın özgürleşmesi, seküler hukuk ve din-devlet ayrımı ile kırdı: Newton’ın evrensel yasaları, kilisenin dünya merkezli inançlarını çürüttü; Voltaire’in “Tanrı bile olsa, insan onurunu çiğneyen her güce karşı çıkın” sözü, özgür düşünceyi ateşledi. Dinin siyaset ve bilimden ayrışması, insanlığın önyargılar yerine kanıtlarla ilerlemesinin temel koşuludur.
DİNİN SINIRI NEREDE OLMALIDIR?
Din, bireylerin vicdanında ve özel yaşamında anlam bulan, etik değerler sunan bir rehber olarak kalmalı; ancak siyaset, ekonomi, bilim ve ticaret gibi kamusal alanlarda belirleyici bir otorite haline gelmemelidir. Bir ticari, siyasi veya ekonomik toplantıda dini argümanların sıklıkla kullanılması, tartışmaların nesnellikten uzaklaşmasına ve farklı inançlara sahip bireylerin dışlanmasına yol açabilir. Özellikle mutlak ve değişmez doğrulara dayalı bir söylem (ki mutlak doğrular bile aynı din mensupları arasında inanılmaz çelişkiler doğurmaktadır; İslam dünyasında birbirini tekfir ilan eden yüzlerce görüş vardır, takiyye ve tevil ile herkes kendi görüşüne göre yorumlamakta ve buna karşı çıkanı dinden çıkmış ve küfre düşmüş saymaktadır), eleştirel düşünceyi ve yenilikçi çözümleri engelleyerek verimli bir tartışma ortamını zedeler. Tarih boyunca bağnaz yaklaşımlar bilimsel ilerlemenin, ekonomik büyümenin ve toplumsal reformların önünde büyük engeller oluşturmuştur. Bu nedenle, toplumsal gelişim için dinin, hukukun ve bilimin alanlarının net bir şekilde ayrılması, karar alma süreçlerinde akıl, deneyim ve evrensel etik ilkelerin önceliklendirilmesi gereklidir.
Geçmişten ders çıkararak, din, dil, ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın tüm insanların eşit olduğunu kabul etmeliyiz. Hoşgörü, diyalog ve uzlaşma kültürünü yaygınlaştırarak, farklı inanç ve düşüncelere saygı göstermeliyiz. Bilimsel düşünceyi ve eleştirel aklı teşvik ederek, bağnazlığın etkisini azaltmalıyız. Eğitim sistemleri ile topluma bu bilgilerin aktarılması sağlanmalıdır.