
Günümüzde “dış güçler”, “üst akıl”, “beka sorunu” gibi söylemler birçok ülkede iç sorunları açıklamak için başvurulan araçlara dönüşmüş durumda. Elbette uluslararası rekabet, çıkar çatışmaları, hatta yumuşak ya da sert müdahaleler tarihin her döneminde mevcuttu. İki komşu arasında yaşanan sürtüşmeden küresel şirketler arasındaki acımasız rekabete kadar her düzeyde “dışsal etkiler” mümkündür. Ancak bu gerçeklik, tüm yapısal sorunları dış mihraklara bağlayan indirgemeci ve sorumluluktan kaçan bir anlatıyı meşrulaştırmaz. Asıl önemli olan, bu tür etkilere karşı bünyenin ne kadar sağlam olduğu, yani toplumun ve devletin ne kadar şeffaf, hesap verebilir, denetlenebilir ve kapsayıcı kurumlarla yönetildiğidir.
Bu noktada iktisatçı Daron Acemoğlu’nun şu sözü çok çarpıcıdır: “İyi kurumlar kötü bireyleri sınırlayabilir; kötü kurumlar ise iyi bireyleri etkisiz hâle getirir.” Acemoğlu ve Robinson’a göre ülkeler arasındaki refah farkları coğrafya, kültür ya da tarih değil; ekonomik ve siyasi kurumların niteliğiyle açıklanabilir. Kapsayıcı kurumlar; hukuk devleti ilkesine bağlı, mülkiyet haklarını koruyan, fırsat eşitliği sunan ve sivil toplumu güçlendiren yapılardır. Bu kurumlar sayesinde bireyler özgürce yatırım yapabilir, eğitim alabilir, haklarını savunabilir ve geleceğini planlayabilir. Buna karşın sömürücü kurumlar, gücü küçük bir elit grubun elinde toplayarak halkı dışlar, kaynakları kayırmacılıkla dağıtır, şeffaflığı ve denetimi ortadan kaldırır. İşte bu tarz zayıf sistemler, hem içerden çürür hem de dış müdahalelere açık hâle gelir.
Sağlıklı bir yapı oluşturmak için “dış güçler” söylemini merkeze koymak yerine, şu ilkeleri güçlendirmek gerekir: şeffaflık, denetlenebilirlik, liyakat, hukuki güvenlik, yargı bağımsızlığı, eğitimde evrensel değerler (dürüstlük, empati, hakkaniyet), yolsuzlukla kararlı mücadele, sivil toplumun ve özgür medyanın güçlendirilmesi. Nepotizmden uzak durulmalı; mülakat gibi öznel ve kayırmaya açık uygulamalar kaldırılmalıdır. Yargı hiçbir şekilde bir “sopa” gibi kullanılmamalı, hukukta belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri tam anlamıyla uygulanmalıdır. Bu koşullar sağlandığında dış güçlerin sızabileceği kanallar kapanır, içeriden işbirlikçi üretilemez, halk devlete güven duyar, muhalefet kriminalize edilmez ve toplum barış içinde yol alabilir.
Tarih, sadece dış düşmanlar yüzünden değil, daha çok iç çürümeyle yıkılmış imparatorluklar ve devletlerle doludur. Kin, düşmanlık ve korku söylemleri üzerinden siyaset üretmek yerine; sevgi, barış, katılım ve kapsayıcılık üzerinden bir gelecek inşa edilmelidir. Tıpkı Arizona’da kanat çırpan bir kelebeğin uzak bir yerde fırtınaya sebep olabileceğini savunan kelebek etkisi teorisinde olduğu gibi; burada yapılacak bir iyilik, şeffaflık, adalet ya da kapsayıcı bir reform, küresel ölçekte olumlu sonuçlar doğurabilir. O hâlde düşmanlık değil, erdemli bir sistem inşa etmek hedef olmalıdır. “Bu tür bir yapı, dışarıdan gelebilecek olumsuz etkilere karşı ülkeyi doğal bir kalkanla donatarak, ‘dış güçler’ söylemini kendi içinde anlamsızlaştırır. Çünkü sistem düzgünse mikroplar barınamaz; kurumlar sağlamsa kimse “dış güçler” perdesiyle hakikati örtemez.