
Giriş
İslam dünyasında, özellikle Türkiye gibi dini kimliğin yüksek sesle ifade edildiği toplumlarda, dindarlık sıklıkla kültürel aidiyetin bir göstergesi olarak algılanmakta; söylem düzeyinde yoğun bir dini referans kullanımı gözlemlenmektedir. Ancak bu söylem pratiğe yansımadığında, bireysel ve kurumsal düzeyde ciddi ahlaki sorunlar ortaya çıkmakta, din bir vicdan terazisi olmaktan çok toplumsal etiketleme aracına dönüşmektedir.
1. Mahkemelerde Yalan Tanıklık ve İslam’ın Adalet İlkesi
Kur’an, “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin…” (Maide, 8) ayetiyle adaletin kişisel çıkarların ötesinde tutulmasını emreder. Ne var ki mahkeme salonlarında, “yemin ederek” yalan tanıklık yapan kişilerin çokluğu, bu emrin pratikte yok sayıldığını gösterir.
Yargıtay kararlarında da sıkça yer alan “tanık beyanlarının çelişkili olması” ifadesi, hukukun çürümüşlüğüne değil, bireysel ahlakın çöküşüne işaret eder. Tanıklık, İslam’da neredeyse ibadet kadar kıymetli bir sorumluluk iken, çıkar için manipüle edilmesi, dini inançların araçsallaştırıldığını ortaya koyar.
2. Sığınmacılarla Sözde Kardeşlik: Empatinin Sahte Yüzü
Türkiye’de Suriyeli mültecilere yönelik “ensar-muhacir” benzetmesi sıkça kullanılmaktadır. Bu söylem, Hz. Muhammed dönemindeki Medineli Müslümanların Mekkeli Müslümanlara gösterdiği cömertliği referans alır. Ancak bu kardeşlik retoriği, sokakta bir dilenciye tahammül edemeyen, komşusunu apartman yönetiminden attıran, çocuğunun aynı okulda Suriyeliyle okumasını istemeyen pratikler tarafından yalanlanmaktadır.
Bir kamuoyu araştırmasına göre (KONDA, 2021), mültecilerin evlerine davet edilmesine sıcak bakanların oranı %5’in altında kalmaktadır. Empati söylemi yalnızca vicdan rahatlatma aracına dönüşmekte, toplumsal yük paylaşımına ise dönüşememektedir.
3. Gazze Duyarlılığı ve Tüketim Ahlakı Çelişkisi
Filistin’de yaşananlar karşısında Müslüman ülkelerde büyük tepkiler yükselirken, bu tepkilerin çoğu sadece mitinglerde, sosyal medyada veya sembollerle sınırlı kalmaktadır. Gündelik hayatta ise İsrail merkezli firmalarla ticaret devam etmekte, tüketim alışkanlıkları değişmemektedir.
Bir sosyalist genç kadın olan Hind Rajab’ın Gazze’de hayatını kaybetmesi gibi trajik olaylar bile, konfor alanını terk etmeyen kitlelerin eylemsizlik halini değiştirmemektedir. Böylece inanç ve adalet duygusu yerine “duygu gösterisi” hâkim olmaktadır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle, “Şuur ve irade yerine alışkanlık ve slogan hâkimdir.”
Benzer şekilde hayatında belki hiç dini slogan olmayan ve Gazze’de hayatını kaybeden sosyalist Türk kadın Ayşenur Ezgi Eygi, vicdan ve insanî değerlere dayalı bir yaşamın simgesi hâline gelmiştir.
4. Depremlerde Kadercilik ve Sorumluluktan Kaçış
2023 Kahramanmaraş depreminde on binlerce kişi yaşamını yitirmiştir. Oysa Japonya gibi teknolojiyle öne çıkan, dini pratikleri güçlü olmayan toplumlarda aynı şiddetteki depremler can kaybına neden olmamaktadır. Bu durum, kaderci anlayışın tedbir yerine tevekkülü, sorumluluk yerine suçsuzluğu yücelttiğini gösterir.
Kur’an’da “Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah da onların halini değiştirmez” (Ra’d, 11) ayeti, insanın sorumluluğunu vurgular. Ne var ki malzemeden çalmak, yönetmeliklere uymamak, denetim mekanizmasını pasifleştirmek gibi dünyevi hatalar, “kader planı” söylemiyle aklanmakta; inanç samimiyeti değil, inanç istismarı öne çıkmaktadır.
5. Cuma Günü Ölme İsteği ile Dünya Bağımlılığı
Bazı bireylerin “Cuma günü ölmek istiyorum” gibi dilekleri, inançlarının derinliğini göstermiyor olabilir. Çünkü bu isteği dile getiren aynı birey, bir sağlık sorunu yaşadığında yoğun bakımda hayata tutunmak için her çabayı göstermektedir. Bu, inancın bir huzur kaynağı değil, yalnızca sözlü teselli aracı olarak kullanıldığını düşündürmektedir.
İslam’da ölüm korkulacak bir şey değildir; Hz. Ömer’in ifadesiyle “En büyük ganimettir.” Ancak söylemde bunu benimseyip, pratikte ölümden kaçanlar inançlarının temellerine dair yüzleşmedikleri çelişkiler içindedir.
6. Liyakatsizlik ve Kurumsal Ahlakın Yok Oluşu
Torpil ve kayırmacılık, modern devletlerin en temel ilkesine, yani liyakat ilkesine aykırıdır. Bu sadece kamudaki bir koltuğu işgal etmek anlamına gelmez; toplumsal adaleti de dinamitleyen bir uygulamadır. “Emaneti ehline verin” emrini (Nisa, 58) hiçe sayarak yapılan atamalar, hem kamu kaynaklarının verimsiz kullanılmasına hem de güven duygusunun sarsılmasına yol açar.
Böylece dini hassasiyeti yüksek gibi görünen toplumlarda bile, kamu etiği çöker ve liyakat yerine sadakat kriteri öne çıkar.
7. Maden Kazaları ve Vicdan Kayıpları
Soma, Amasra, Ermenek gibi facialarda, “kader” diyerek geçiştirilen ölümler, aslında sistemsel bir ihmalin sonucudur. Oysa Norveç, Kanada, Almanya gibi ülkelerde, bir işçi ölse dahi o maden süresiz kapatılır. İş güvenliği sadece teknik değil, aynı zamanda etik bir meseledir.
İslam’a göre “bir canı haksız yere öldürmek, tüm insanlığı öldürmek gibidir” (Maide, 32). Ancak bugünkü anlayışta can, rakamlardan ibarettir. Yüzlerce işçinin canı, birkaç müteahhidin zenginliğine feda edilebilmektedir.
Sonuç: Ezberci Dindarlık Yerine Ahlaki İman
Yukarıda sunulan örnekler, inancın günlük yaşamla nasıl çeliştiğini göstermektedir. Bu, bireysel bir zafiyet değil, sistematik bir ahlaki çöküntüdür. Din, ancak ahlakla birleştiğinde insanı yüceltir. Sadece formda kalmak, görünürde dindar olmak; gerçek bir inancı değil, kültürel alışkanlığı gösterir.
Modern Müslüman toplumların, imanı vicdanda temellendirmeye, ahlakı kurumsallaştırmaya ve adaleti kişisel değil evrensel bir değer olarak içselleştirmeye ihtiyacı vardır. Aksi halde din, yalnızca bir alışkanlık, bir etiket ve bir gösteri malzemesi olarak kalmaya mahkum olacaktır.