Geçtiğimiz Haziran’da yolum Orlando’ya düştü. Daha ilk günün sonunda aklımdan şu geçti: “Türkiye’de belediye başkanı olmak isteyenleri alıp birkaç hafta buraya gönderseniz, ayrı bir eğitime pek gerek kalmaz.” Biraz iddialı ama samimi bir izlenim bu.
Orlando’yu anlatırken en çok zorlayan şey şu: Şehir neredeyse baştan sona yeşil. Abarttığımı düşünebilirsiniz ama gerçekten öyle; çıplak toprak görmek neredeyse zor. Binaların çevresi, sitelerin içi, yolların kenarları… her yer düzenli, bakımlı çimlerle kaplı. O çimlerin öyle kendi kendine olmadığını da hissediyorsunuz; arkasında ciddi bir emek, planlama ve sürekli bir bakım var. İnsanın aklına ister istemez şu geliyor: “Bu şehirde peyzaj, ağaç ve yeşil alan için ne kadar insan çalışıyor acaba?”
Orlando’dan Tampa’ya doğru yola çıktığımızda bu izlenim daha da pekişti. Kilometreler boyunca yol kenarlarının aynı özenle korunduğunu gördüm. Sadece yeşil değil; şehir içinde, sitelerde, yol kenarlarında irili ufaklı sayısız göl ve gölet var. Kimi doğal, kimi yapay ama hepsi düzenli ve temiz. Ardından Atlas Okyanusu kıyısına ulaştık. Okyanus dediğiniz şeyin dalgalı, sert olmasını beklersiniz ama buradaki plajlar şaşırtıcı derecede sakindi; suyu ise neredeyse banyo suyu sıcaklığındaydı.
Kıyıya gelenler için düşünülmüş detaylar da dikkat çekici. Piknik alanları, banklar, mangal yerleri… Hatta üstü kapalı, kalabalık grupların doğum günü ya da aile buluşması yapabileceği alanlar var. Önceden rezervasyon yapıldığına dair küçük uyarılar asılmış. Ben de denk geldim; bir köşede doğum günü kutlanıyordu, biraz ileride geniş bir aile toplanmıştı. İnsanların bu alanları gerçekten kullandığını görmek hoş bir ayrıntı.
Bir başka dikkatimi çeken şey de tesislerin kalitesiydi. Duşlar, soyunma odaları, tuvaletler… Açık söyleyeyim, birçok otelden geri kalır yanı yok. Üstelik bunların hiçbiri ücretli değil. Otoparktan tuvalete kadar her şey ücretsiz. Bu sadece sahilde değil; gördüğüm pek çok parkta ve rekreasyon alanında aynı durum vardı.
Ve levhalar… Her yerde ama rahatsız edici değil, aksine yol gösterici. En başta alkol ve uyuşturucunun yasak olduğu açıkça yazıyor. Evcil hayvanlar için tasma zorunluluğu hatırlatılıyor. En çok hoşuma giden ise şu oldu: Köpeklerin bıraktığı kirliliğin temizlenmesi gerektiği yazıyor ve hemen altında, bu iş için poşetlerin bulunduğu küçük bir bölüm var. Yani sadece kural koymakla kalmamışlar, o kuralı uygulayabilmen için imkânı da sunmuşlar.
Kısacası Orlando’da gördüğüm şey sadece “güzel bir şehir” değildi. Daha çok, detaylara önem veren, insanı ve ortak yaşamı ciddiye alan bir anlayıştı. Bu da insanın zihninde ister istemez şu soruyu bırakıyor: “Aslında yapılması zor olan ne?

Gerçekten de tüm göller ve benzeri alanlarda bir tane pet şişe ya da atık gözlenmiyordu… (Brooklyn’de bulunan Prospect Park’ta da ‘yüzölçümü 1.240.000 metrekare’ partiler, toplantılar, sporlar yapılmakta, piknik ve mangal tesisleri ile konforlu tuvaletler bulunmaktaydı. Tamamı da ücretsizdi)
A.B.D. hakkında herkeste genel bir kanaat var. Parkların, rekreasyon alanlarının, piknik alanlarının ve buradaki hizmetlerin tümünün ücretsiz olması üzerine de biraz düşündüm. Kimi evlerin bulundukları semt ve cephesi olduğu sokak ve cadde ile içinde bulunduğu site nedeniyle çok ciddi vergiler öderken, bu imkanı bulunmayan insanlarla birlikte bütün herkes kimi tesislerden ücretsiz hizmet alabiliyordu. Bu durumu aslında bir sosyal devlet uygulaması olarak değerlendirmek mümkündü. Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti” olmasına rağmen, hemen hemen plajlarda ücretsiz bir bank, duş, şezlong vb. tesis bulmak neredeyse imkansız bir durumdur. Brooklyn’deki Prospect Park’ta bulunan oldukça geniş tesislerde bu imkanlar yanında ücretsiz temiz su bulunduğu gibi hemen park girişlerinde portatif tuvaletleri de görmek mümkündü. Yani bir açıdan tamamen insan odaklı, insana tam saygı içerisinde hizmet vardı.
Bir de parklardaki uyuşturucu ve alkol yasağına ilişkin uyarılar da beni düşündürdü.

Türkiye’de bir ara parklar için benzer yasaklar getirildiğinde, toplumun bazı kesimlerinden “ülke geriye gidiyor” tepkisi yükselmişti. Bu, “ifrat ve tefrit” örneği gibiydi; insanlar adeta bir futbol taraftarı gibi kutuplaşmıştı. Gelişmiş ülkelerde insanlar, hangi siyasi düşünceye sahip olurlarsa olsunlar, doğru olana doğru, yanlışa ise yanlış diyebilmekteydi. Oysa kandırılmış toplumlarda, kendi parti, cemaat veya grubunun dışında olanların görüşleri genellikle yanlış sayılıyordu. Bu nedenle, her görüşün fanatiği ve marjinali, akıl, bilim ve evrensel değerler dışında kabul görmemeliydi. İleri demokrasilerde bu mümkündü. Ancak fikir hürriyeti çerçevesinde özgür olunsa da, geniş toplum kesimlerinin fanatizme prim vermemesi gerekliydi.
Orlando’da gözlemlediğim şehircilik ve altyapı düzeni dikkat çekiciydi. Çimler yoğun bir şekilde otomatik sulama sistemiyle sulanıyor ve enerji çoğunlukla güneş panellerinden elde ediliyordu. Şehirde pek çok yeni tesis bulunuyordu; tarihi veya arkeolojik eserler neredeyse yoktu. Disneyland, toplam 122 km² alan üzerinde dört tema parkı, iki su parkı, golf sahaları, kamp alanları ve çok sayıda oteli ile dev bir kompleksti. Her bir parkın girişi ayrıydı ve bir gün, bir parkı gezmek için neredeyse yetmiyordu. Universal Studios Florida ilginç etkinlikler sunuyordu ancak uzun kuyruklar önemli bir dezavantajdı. Kaliforniya’daki Disneyland ve Universal Studio’ların efsanevi olduğunu da gözlemledim. SeaWorld Orlando ise belki alanında en iyilerinden biri.
Kurallar ve düzene hayran kalmamak elde değildi. Bunca alan sulanıyor, biçiliyor ve neredeyse hiç arıza olmuyordu. Ankara’ya döndüğümüzde ise hafta sonları geçirdiğimiz bahçede bir koku fark ettik ve usta çağırdık. Kepçe geldi ve yolu kazdı. Kazıda ne görelim! Kanalizasyon borumuz kırılmış ve üstü toprakla kapatılmıştı. Yani kırık büz göz göre göre gizlenmişti. Hadi kırıldı diyelim, keşke haber verilseydi!
Kırık borunun yeri kazılırken kepçe doğalgaz borusunu patlattı, alevler yükseldi. Acilen doğalgaz ekipleri geldi ve ciddi bir ceza ödedik. O sırada fark ettim ki, alt altta temiz su (normalde pis su olmalı), bir yanda elektrik, bir yanda doğalgaz… Her şey düzensiz ve kuralsızdı. Belki Ankara’nın her yeri böyleydi. Üzüldüm; bizim küçücük bahçede sürekli arızalar yaşanırken, koskoca Orlando’da bir tamirata şahit olmamıştım.
Tesislerin büyüklüğünü daha önce söylemiştim, ancak bunun dışında yüzlerce başka turizm tesisi de dikkat çekiciydi. Örneğin yoğun ormanlık bir alandaki gölde su sporları yapan ve çimde güneşlenen yüzlerce insan vardı. Piknik ve mangal alanları ise çoğunlukla boştu. Üstelik tek bir plastik atık yoktu.
Üç yıl önce, New York’un Brooklyn bölgesinde çok eski bir üç katlı binada kalmıştım. Bodrum, 1. ve 2. katlardan oluşan bu 100 yıllık binada, bodrum kata bağımsız bir giriş vardı. Bodrum katının su basması ihtimali hep aklımı kurcalıyordu; çünkü New York, Ankara gibi yoğun yağmur alan bir şehirdi. Ama yağmurdan kısa süre sonra sanki hiç yağmur yağmamış gibiydi; drenaj mükemmeldi.
Metro sistemine hayran kalmamak mümkün değildi. Büyüklük ve karmaşıklık açısından Ankara metrosunun yüz katı gibiydi. 100 yıl önce yapılmış olması düşünüldüğünde hesaplamalarda bilgisayar da yoktu ve bir istasyonda onlarca güzergah ve hat bulunuyordu. Boyalar eskimişti, ama altyapı işlevseldi. Gösteriş değil, alt yapıya ve insana yatırım öncelikliydi. Şiddetli yağmurlarda Türkiye’de büyük şehirlerde insanların ölmesi bu açıdan düşündürücüydü.