Barış ve Demokrasinin Zemini Birey mi, Topluluk mu?

İnsan, önce insandır.
Sonra ailesi, dili, kültürü, inancı, doğduğu yer, ait olduğu toplum ve benimsediği değerlerle kendisini tanımlar. Bütün bunlar insanın kimliğinin parçalarıdır. Fakat insanın sahip olduğu kimliklerin hiçbiri, onun bütün varlığını açıklamaz.
Çünkü insan yalnızca bir topluluğun mensubu değil, aynı zamanda düşünebilen, sorgulayabilen, tercih edebilen ve kendi iradesiyle karar verebilen özgür bir bireydir.
Demokratik toplumun temel sorusu da burada başlar:
Siyasal düzenin temel öznesi birey midir, yoksa bireyin ait olduğu etnik, mezhebi veya başka bir topluluk mudur?
Bu soru yalnızca teorik bir soru değildir. Barış, kardeşlik, demokrasi, özgürlük, yurttaşlık ve ulusal birlik tartışmalarının önemli bir bölümü aslında bu sorunun farklı biçimlerde ortaya çıkmasından ibarettir.
Kimliği tanımak başka, siyaseti kimlik üzerine kurmak başka
Bir insanın etnik kökenini, mezhebini, inancını, dilini veya kültürünü özgürce yaşaması demokratik toplumun doğal sonuçlarından biridir.
Devletin görevi insanlara:
“Sen kimsin?”
diye sorup buna göre hak vermek değil;
“Sen insansın ve yurttaşsın.”
diyerek eşit hak ve özgürlükleri güvence altına almaktır.
Bu nedenle kimliklerin tanınması ile kimliklerin siyasal ayrımın temel unsuru hâline getirilmesi birbirinden ayrılmalıdır.
Bir insanın kendi dilini konuşabilmesi başka bir şeydir.
Siyasal haklarının kendi diline veya etnik kökenine göre belirlenmesi başka bir şeydir.
Bir insanın inancını özgürce yaşaması başka bir şeydir.
Devlet düzeninin mezhepler arasında siyasal bir güç paylaşımı üzerine kurulması başka bir şeydir.
Kültürel farklılıkların özgürce yaşanması çoğulculuğun gereğidir.
Fakat farklılıkların sürekli olarak siyasal kimliklere dönüştürülmesi, ortak yurttaşlık fikrinin önüne geçtiğinde başka bir sorun ortaya çıkar.
Çünkü demokrasi yalnızca farklılıkların bulunması değildir.
Demokrasi, farklı insanların eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayabilmesidir.
Özgür birey neden önemlidir?
Bir insanın özgürlüğü, yalnızca devlet karşısında özgür olmasıyla tamamlanmaz.
Birey, ait olduğu topluluk karşısında da özgür olabilmelidir.
Bir insan Kürt olabilir fakat bütün Kürtlerin aynı şeyi düşünmek zorunda olduğunu kabul etmeyebilir.
Bir insan Türk olabilir fakat bütün Türklerin aynı siyasal düşünceyi taşımasını istemeyebilir.
Bir insan Alevi olabilir fakat bütün Alevilerin aynı siyasi tercihi yapmasını doğru bulmayabilir.
Bir insan Sünni olabilir fakat Sünniler adına konuşan her siyasi görüşü benimsemeyebilir.
İşte özgür bireyin gerçek anlamı burada ortaya çıkar.
İnsan, ait olduğu topluluğun üyesidir; fakat o topluluğun siyasal iradesinin taşıyıcısı olmak zorunda değildir.
Aksi hâlde birey, kendi kimliğinin içine hapsedilmiş olur.
Bu nedenle demokratik siyasetin temelinde şu anlayışın bulunması önemlidir:
Kimliğini özgürce yaşa; fakat siyasal iradeni kendin oluştur.
Bireyi gerçekten özgürleştiren anlayış budur.
Yurttaşlık: Kimliklerin üzerinde ortak bir hukuk bağı
Modern yurttaşlık düşüncesinin en önemli kazanımlarından biri, insanları yalnızca doğdukları veya ait oldukları topluluklara göre değil, hukuk karşısında eşit bireyler olarak kabul etmesidir.
Yurttaşlık, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir.
Tam tersine, farklılıkların bir arada yaşayabilmesini mümkün kılan ortak zemindir.
Bu nedenle:
“Hepimiz aynı olalım.”
demekle,
“Hepimiz eşit olalım.”
demek aynı şey değildir.
İlki tek tipleştirmeye dönüşebilir.
İkincisi ise çoğulculuğun temelini oluşturur.
Demokratik devletin amacı insanları aynılaştırmak değil, farklı insanların eşit özgürlük içinde yaşayabilmesini sağlamaktır.
Buradan bakıldığında ortak yurttaşlık, kimliklerin karşıtı değildir.
Tam tersine, kimliklerin birbirleriyle çatışmadan yaşayabilmesinin hukuki zeminidir.
Anayasal yurttaşlık zaten bu zemini kurmaktadır
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel yaklaşımı da yurttaşlığı etnik veya mezhebi aidiyetler üzerinden değil, eşitlik ve vatandaşlık bağı üzerinden düzenlemektedir.
Anayasa’nın 3. maddesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ve üniter devlet yapısını ortaya koyar.
10. madde, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu düzenler.
66. madde ise Türk vatandaşlığı bağını düzenleyerek, vatandaşlığı etnik köken değil hukuki ve siyasal bir aidiyet olarak tanımlar.
Dolayısıyla hukuk devletinin ve anayasal düzenin gereği, insanların etnik veya mezhebi kimlikleri nedeniyle ayrıştırılması değil; kimlikleri ne olursa olsun eşit yurttaşlar olarak kabul edilmeleridir.
Bu bakımdan, hukukun üstünlüğünün gerçekten hâkim olduğu demokratik bir devlette, insanların etnik veya mezhebi kimlikleri nedeniyle eşit yurttaşlık bakımından ayrımcılığa uğramaması gerektiği hususunun ayrıca bir siyasal pazarlık konusu hâline getirilmesi dahi düşünülemez.
Sorun, yeni kimlik kategorileri oluşturmak değil; mevcut anayasal eşitliğin gerçek hayatta eksiksiz uygulanmasını sağlamaktır.
Ulus olmak etnik olarak aynı olmak mıdır?
“Ulus” kavramının da bu noktada doğru anlaşılması gerekir.
Ulus kavramını yalnızca etnik köken üzerinden tanımlamak zorunda değiliz.
Modern siyasal anlamda ulus, farklı bireylerin ortak bir hukuk, ortak bir siyasal irade ve ortak bir gelecek duygusu etrafında oluşturduğu siyasal topluluk olarak da düşünülebilir.
Bu anlayışta insanın etnik kökeni ile yurttaşlığı aynı kavram değildir.
Bir insanın kökeni başka, yurttaşlığı başka olabilir.
Kültürel aidiyeti başka, siyasal aidiyeti başka olabilir.
İnsanlar farklı olabilir; fakat aynı hukukun eşit yurttaşları olabilirler.
Bu nedenle ulusal birlik ile etnik homojenlik aynı şey değildir.
Ulusal birlik, herkesin aynı kökenden gelmesini değil, farklı kökenlerden gelen insanların ortak bir siyasal topluluğun eşit üyeleri olabilmesini ifade edebilir.
Asıl güçlü birlik de zaten budur.
Çünkü zorunlu benzerlik üzerine kurulan birlik kırılgandır.
Farklılıklarla birlikte yaşayabilme iradesi üzerine kurulan birlik ise daha güçlü bir ortaklık yaratabilir.
Üniter devlet demokrasiye engel midir?
Burada bir başka kavramın da dikkatle ayrılması gerekir:
Üniter devlet ile demokratik devlet birbirinin karşıtı değildir.
Devletin üniter olması, bütün bireylerin aynı düşünceye sahip olması gerektiği anlamına gelmez.
Üniter devlet, esas olarak devletin siyasal ve hukuki örgütlenme biçimidir.
Demokrasi ise iktidarın sınırlandırılması, siyasal katılım, çoğulculuk, temel haklar, hukuk devleti ve eşit yurttaşlıkla ilgilidir.
Bu nedenle:
“Demokratikleşme mutlaka üniter yapıdan vazgeçmeyi gerektirir.”
şeklindeki bir önerme kendiliğinden doğru değildir.
Aynı şekilde:
“Üniter devlet varsa çoğulculuk mümkün değildir.”
demek de doğru değildir.
Asıl soru şudur:
Üniter devlet içerisinde bireyin hak ve özgürlükleri ne ölçüde güvence altındadır?
Eğer insan kendi dilini konuşabiliyor, kültürünü yaşayabiliyor, inancını özgürce sürdürebiliyor, örgütlenebiliyor, düşüncesini açıklayabiliyor ve hukuk önünde eşit yurttaş olarak kabul ediliyorsa; devletin üniter olması ile çoğulculuk arasında zorunlu bir çelişki bulunmaz.
Dolayısıyla devletin biçimi ile bireyin özgürlüğünü birbirine karıştırmamak gerekir.
Barış gerçekten neyin üzerine kurulmalıdır?
Barış elbette değerlidir.
Kardeşlik de değerlidir.
Demokrasi de değerlidir.
Fakat kalıcı barışın yalnızca topluluklar arasında yapılacak siyasal pazarlıklara dayanması yeterli olmayabilir.
Çünkü toplulukların sınırları daima yeniden çizilebilir.
Bugün çoğunluk olan yarın azınlık olabilir.
Bir topluluğun temsilcisi olarak ortaya çıkan siyasal aktör, kendi topluluğu içindeki farklı bireylerin görüşlerini gerçekten temsil etmeyebilir.
Bu nedenle barışın daha sağlam zemini:
“Toplulukların birbirine üstünlük kurmaması”
değil yalnızca,
“Bireylerin eşit yurttaşlar olarak birbirine ve hukuka güvenebilmesi”
olmalıdır.
Barışın en güçlü biçimi, insanların birbirlerinden korkmadığı kadar, devletten ve kendi topluluğundan da korkmadan yaşayabildiği düzendir.
Kimlik siyaseti ne zaman sorun hâline gelir?
Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu demokratik bir devlette, insanların etnik, mezhebi veya başka kimlikleri nedeniyle temel haklardan ve eşit yurttaşlıktan mahrum bırakılması ya da bu hakların kimliklere göre yeniden düzenlenmesi, demokratik düzenin doğal bir gereği olarak kabul edilemez.
Çünkü hukuk devletinde bireyin hakkı, ait olduğu topluluğun siyasal gücüne değil, insan ve yurttaş olmasına dayanır.
Siyaset zamanla:
“Hangi politikayı uygulayacağız?”
sorusundan,
“Kim bizim tarafımızda?”
sorusuna kaydığında ise ortak kamu yararı düşüncesinin yerini topluluklar arası çıkar pazarlığı alma riski doğar.
“Biz ne kazandık?”
“Onlar ne kazandı?”
“Bizim kimliğimiz ne kadar temsil edildi?”
soruları, yurttaşlık bilincinin önüne geçebilir.
Daha da önemlisi, bir kimliğin siyasal olarak güçlendirilmesi başka kimliklerin de kendilerini siyasal olarak tahkim etmelerine neden olabilir.
Böylece başlangıçta amaçlanan barış ve kardeşlik, paradoksal biçimde toplumun daha fazla kimlikleşmesine yol açabilir.
En büyük tehlike: “Biz” ve “onlar”
Toplumları parçalayabilecek en güçlü kelimelerden bazıları:
“Biz” ve “onlar”dır.
Eğer “biz” yalnızca belirli bir etnik, mezhebi, dini veya kültürel topluluğu ifade etmeye başlarsa, diğerleri ister istemez “onlar” hâline gelir.
Oysa demokratik yurttaşlığın kurmak istediği “biz” daha geniştir:
Biz, farklılıklarımızla birlikte bu ülkenin eşit yurttaşlarıyız.
Bu “biz”, farklılıkları yok etmez.
Fakat farklılıkların üzerine ortak bir hukuk ve ortak bir insanlık bilinci koyar.
İşte ulus bilincinin demokratik biçimi de burada ortaya çıkabilir.
Ulus, insanın kimliğini yutan bir üst kimlik olmak zorunda değildir.
İnsanların farklılıklarını koruyarak ortak bir siyasal geleceği paylaşabilmelerinin adı olabilir.
İnsan → birey → yurttaş → ulus → insanlık
Belki de mesele bu zincirin doğru kurulmasındadır.
İnsan, bütün kimliklerden önce gelir.
İnsan olduğu için değerlidir.
Sonra bireydir:
Düşünür, sorgular, seçer, reddeder ve kendi hayatına ilişkin karar verir.
Sonra yurttaştır:
Haklara ve sorumluluklara sahip olur; hukuk karşısında eşit kabul edilir.
Sonra ulusun üyesidir:
Ortak bir siyasal topluluğun parçası olarak ortak geleceğe katılır.
Ve nihayet insanlığın parçasıdır:
Kendi ulusunu ve kimliğini aşan evrensel insanlık değerleriyle ilişki kurar.
Bu sıralama önemlidir.
Çünkü zincirin ortasındaki bir halka diğer bütün halkaları yutarsa özgürlük zarar görür.
Etnik kimlik bireyi yutarsa birey özgürlüğünü kaybedebilir.
Devlet bireyi yutarsa yurttaşlık anlamını kaybedebilir.
Ulus bireyi yutarsa milliyetçilik baskıcı bir niteliğe dönüşebilir.
Ama insanlık fikri ulusu yok sayarsa, gerçek insanların yaşadığı somut toplumlar ve onların ortak sorumlulukları da gözden kaçabilir.
Dolayısıyla mesele birini diğerinin yerine koymak değil;
hepsini doğru yere yerleştirmektir.
Sonuç: Kimlikleri değil, kimlikler arasındaki üstünlük ilişkisini aşmak
Bugün “barış”, “kardeşlik” ve “demokrasi” adına yürütülen tartışmalarda belki de en önemli soru şudur:
İnsanları kimliklerinden kurtarmaya mı çalışıyoruz, yoksa kimlikleri nedeniyle birbirlerine üstün veya farklı siyasal statüler verilmesini mi engellemeye çalışıyoruz?
İnsanların kimlikleri vardır.
Kültürleri, dilleri, inançları, tarihleri ve aidiyetleri vardır.
Bunların özgürce yaşanması demokratik toplumun zenginliğidir.
Fakat demokratik düzenin asıl başarısı, bütün bu farklılıkların üzerinde eşit yurttaşlık kurabilmesidir.
Bu nedenle hedef:
kimliksiz bir toplum değil, kimliklerin özgür olduğu bir toplum;
tek tip insan değil, eşit yurttaş;
etnik üstünlük değil, hukuki eşitlik;
toplulukların birbirine tahakkümü değil, bireyin özgürlüğü;
zorunlu birlik değil, özgür birlik;
kimliklerin yok edilmesi değil, kimlikler arasındaki siyasal üstünlük arayışının aşılması
olmalıdır.
Gerçek kardeşlik, herkesin aynı olması değildir.
Farklı insanların birbirini değiştirmeye veya kendisine benzetmeye çalışmadan, eşit insanlar olarak yaşayabilmesidir.
Gerçek demokrasi de herkesin aynı kimliği taşıması değildir.
Herkesin kendi kimliğiyle, fakat eşit yurttaş olarak yaşayabilmesidir.
Ve belki de gerçek ulus bilinci:
“Hepimiz aynıyız.” demek değil;
“Farklılıklarımızla birlikte aynı ortak geleceğin eşit yurttaşlarıyız.” diyebilmektir.
Çünkü insanı özgürleştiren şey, onu bir kimliğe hapsetmek değil; kimliğini özgürce yaşayabildiği hâlde o kimliğin kendisi adına karar vermesine izin vermemektir.
Demokrasinin nihai öznesi topluluk değil, özgür insandır.
Özgür insanın siyasal adı ise yurttaştır.