Kemal Sunal’ın “Üç Kağıtçı” isimli filmi, halkın inanç ve hurafelerle olan ilişkisini mizahi bir şekilde ele alır. Filmde Rıfkı karakteri (Kemal Sunal), çeşitli dolandırıcılık hikayeleriyle köylüleri kandırır. Rıfkı, romatizma hastası olduğu için vücudundaki hassasiyetle yağmurun geleceğini önceden hisseder ve bu durumu köylüler olağanüstü bir yetenek olarak algılarlar. Ayrıca, kötürüm bir kişiyi iyileştirdiğini iddia eden Rıfkı, aslında bu kişinin psikolojik nedenlerle yürüyemediğini bilir. Ona doğru bir yılan göstererek korku ile ayağa kalkmasını sağlar ve bunu bir mucize gibi sunar. Bu tür sahneler, Rıfkı’nın doğal ve bilimsel nedenlere dayalı yetilerini, köylülerin mucize olarak algılaması üzerinden açıklamaktadır.
İman ve Mucizelerin Algılanması
Çoğu zaman bilgi, donanım ve tecrübe eksikliği, tanrının kesin olarak ortaya koyduğu evrensel (doğal) yasaların sebep olduğu neticeleri bilmeyen kişilerin, kimi durumları “mucize” olarak kabul etmesine neden olabilir. Doğal olaylar ve bilimsel gerçekler, yeterince anlaşılmadığında mistik veya ilahi müdahale olarak görülebilir.
Hukuk ve İlliyet Bağı
Hukukçuların sıkça kullandığı kavramlardan biri “haksız fiil”dir. Haksız fiil, hukuk kurallarına aykırı bir şekilde diğer bir kişinin malvarlığı veya şahıs varlığında zarar meydana gelmesine neden olan eylemdir. Bir haksız fiilden bahsedilebilmesi için zarara sebep olan fiilin öncelikle hukuka aykırı olması gerekir. Haksız fiil sorumluluğunun doğabilmesi için gerekli olan unsurlar şu şekilde sıralanabilir: Hukuka aykırı fiil, zarar, illiyet (nedensellik) bağı ve kusur.
İlliyet (nedensellik) bağı, gerçekleşen zararla sorumluluğun bağlandığı olay veya davranış arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ifade eder. Bu, haksız fiilin konusu suç teşkil ediyorsa, tazminat dışında ceza sorumluluğunu da doğurur (hırsızlık, dolandırıcılık, kasten yaralama vb). Ancak, zarar gören zarara kendi kusuru ile neden olmuş ise “illiyet (nedensellik) bağı” kesilir, tazminat ve ceza doğmaz. Başkaca illiyet bağını kesen nedenler de vardır. Hukuk nesnelliğe dayalı olduğu için, rüyalara veya subjektif değer yargılarına değil, objektif delillere dayanır.
İman ve Bilimsel Kanıtlar
İman, doğası gereği, kişisel ve sübjektif bir inanç sistemidir. İmanın genellikle kanıtlara veya rasyonel düşünceye dayanması gerekmez; bunun yerine, bireylerin kalpten gelen bir güven ve bağlılık duygusunu ifade eder. İmanın bilimsel kanıt gerektirmemesi, onun manevi ve duygusal yönünü öne çıkarır. İman kayıtsız şartsız bir kabuldür.
Örneğin (kimi iman edilen hususlardan çok azı):
- Ganj Nehri: Hinduizm’de kutsal kabul edilir ve birçok Hindu tarafından günahlarını temizlemek için yıkanmak için kullanılır. Bilimsel olarak, Ganj Nehri kirlidir ve birçok hastalığa neden olabilecek bakteriler içerir.
- Reenkarnasyon: Hinduizm’de ruhun ölümden sonra yeni bir bedene yeniden doğacağına inanılır. Bu inanç, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir inançtır.
- Hristiyanlık’ta Günahların Affı: Günahların bir rahibe itiraf edilerek affedilebileceğine inanılır. Bu inanç, bireysel sorumluluk ve vicdan kavramlarıyla çelişebilir.
- Yahudilik: Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olduğuna ve diğer halklardan üstün olduğuna inanılır. Bu inanç, eşitlik ve hoşgörü ilkelerine aykırı olarak görülebilir.
- Zerdüştlük: İyilik tanrısı Ahura Mazda ve kötülük tanrısı Angra Mainyu arasındaki sonsuz mücadeleye inanılır. Bu inanç, evrenin kökeni ve işleyişi hakkındaki modern bilimsel anlayışla çelişebilir.
- Taoizm: Yin ve Yang gibi kavramlar, bilimsel olarak net bir şekilde tanımlanamayan kavramlardır.
- Şintoizm: Animizm inancı, doğadaki her şeyin bir ruha sahip olduğuna inanır. Bu inanç, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir inançtır.
İman ve Nesnellik
Bu nedenle kişilerin iman konusunun tartışılması son derece abestir. Çünkü hukuktaki gibi nesnellik ve bilimsel kanıt getirme mümkün değildir. Hiçbir dinde iman ölçer yoktur. Tam tersine, kimi dolandırıcılar kendilerini daha imanlı gösterebilirler.
Sonuç olarak, iman ve inancın değerlendirilmesi son derece sakıncalıdır ve evrensel bir değerlendirme ve karar verme mümkün değildir. Bunun yerine, kendi inanç ve imanının daha iyi olduğuna inananların nasihat veya zorbalıktan uzaklaşarak, somut davranış ve eylemlerle bunu ortaya koymaları en iyisidir. Bu da daha çok, hiçbir inancın reddetmediği evrensel iyiyi ortaya koymakla olur. İnsan onuruna ve emeğine saygı, yardımseverlik, dürüstlük, adalet ve hakkaniyet, kişisel bütünlük, gerçeğe saygı (hurafelerden uzaklaşmak), merhamet ve sevgi gibi evrensel değerleri öne çıkaran bir yaşam tarzı ile mümkündür. Bu durum, “nasihatın yolu uzun, örneğin yolu kısadır” sözüyle özetlenebilir. Ziya Paşa’nın şu güzel ifadelerinde olduğu gibi: “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”, kişi iç dünyasında bilimsel sebep ve sonuç olarak ortaya çıkan tabiat olaylarını ve depremleri serbestçe değerlendirebilir, hatta mucize kabul edebilir. Ancak, toplumsal hayatta ve olaylarda nesnel kriterlerin ve hukukun cevaz verdiği illiyet bağını kabul etmesi zorunludur. Daha adil ve saygılı bir dünya inşa etmenin yolu budur.