
Türk Medeni Kanunu uyarınca kadın ve erkek mirasta eşit pay alırlar. Bu düzenleme, sadece bir hukuk normu değil aynı zamanda toplumsal barışı ve aile bütünlüğünü güçlendiren bir araçtır. Dinin kimi emir ve yasakları (oruç gibi) kişilerin özgür iradelerine bırakılmıştır, laiklik ilkesi gereği yasal bir düzenleme yoktur.. Elbette dini kurallar çerçevesinde miras paylaşımı yapmak isteyenler için bunun önünde hiçbir engel yoktur. Nitekim günümüzde pek çok aile, tarafların rızasıyla mirası dini ölçülere göre de taksim edebilmektedir. Ancak farklı inançların, mezheplerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı bir ülkede miras hukukunu yalnızca tek bir dinin buyruğu haline getirmek, toplumsal provokasyonlara ve çatışmalara yol açabilir. Zaten dinin temel ilkelerinden biri de “dinde zorlama yoktur” düsturudur. Dolayısıyla kamu düzeni açısından bağlayıcı olan norm, yürürlükteki medeni hukuk düzenidir. Buna rağmen taraflar kendi aralarında anlaşarak farklı uygulamalar tercih edebilirler. Yani birey, dini vecibelerini özgürce yaşayabilir; fakat hukuki uyuşmazlık doğduğunda pozitif hukuk esas alınır.
Osmanlı döneminde miras paylaşımının, günümüzdeki tartışmaların aksine, sadece katı dini kurallarla sınırlı kalmadığı, Şer’iyye Sicilleri ile ortaya konan uygulamalarda görülmektedir. Bu kayıtlara göre, bazı durumlarda kadın ve erkek çocuklar arasında mirasın eşit paylaşıldığı, bu durumun vasiyet, hibe ve mirasçıların karşılıklı anlaşması olan sulh ve teharüc gibi hukuki yollarla mümkün kılındığı tespit edilmiştir. O dönemin kadıları ve uleması, miras ayetlerini “alt sınır” olarak yorumlamış, Kur’an’da eşit paylaşıma dair açık bir yasak bulunmamasını bir serbestiyet alanı olarak değerlendirmiştir. Bu durum, İslam hukukunun özünde adalet ve esneklik barındırdığını, dini emirlerin toplumsal ihtiyaçlara ve rızaya göre yorumlanabileceğini göstermektedir.
Bu çerçevede birçok çağdaş İslam âlimi de miras ayetlerini katı bir lafzi anlayışla değil, amaçsal yorumla değerlendirmektedir. Örneğin Yusuf el-Karadavi, miras ayetlerinde belirtilen oranların “asgari hak” olduğunu, fazlasının vasiyet veya aile içi anlaşmayla verilebileceğini ifade etmiştir. Muhammed Şahrur ise erkeğe iki, kadına bir pay verilmesinin tarihsel olarak erkeğin mali sorumluluğuna dayandığını, bugün kadınların da ekonomik yükümlülükler üstlendiği için eşit paylaşımın mümkün olabileceğini savunmuştur. Türkiye’den Mustafa İslamoğlu, miras hukukunun “adalet” ilkesine göre yeniden yorumlanabileceğini belirtmiş; Vehbe ez-Zühaylî ve Ahmet Emin el-Veylî de kadının lehine düzenlemelerin vasiyet, hibe veya içtihat yoluyla yapılabileceğini dile getirmiştir. Modern İslam düşünürlerinden Fazlur Rahman ise Kur’an’ın ilk gelen ayetlerinin (Mekki ayetler) ahlaki ve adaletle ilgili evrensel ilkeleri içerdiğini, miras gibi sonraki dönemlerde gelen ayetlerin (Medeni ayetler) ise bu ilkeleri belirli bir tarihsel ve sosyal bağlama uyarladığını vurgulamıştır. Dolayısıyla günümüzde toplumsal adalet ilkesi, eşit miras paylaşımını gerektirebilir. Bu yaklaşım, amaçsal yorumun önemini güçlendiren bir çerçeve sunmaktadır.
Tüm bu görüşler, İslam hukukunun özünde adalet, maslahat (kamu yararı) ve toplumsal ihtiyaçlara göre esneklik bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla günümüz hukuk sisteminde kadın ve erkeğe eşit miras hakkı tanınması, dini inançlarla çatışmak bir yana; farklı yorum imkânlarıyla da desteklenebilmektedir. Bu nedenle konunun bir tartışma konusu olarak yeniden gündeme getirilmesi, esasen gereksiz bir tahrik unsurundan öteye gitmemektedir.