
“Bu beden benim, istediğimi yaparım” sloganı, bireysel özgürlüğün sınırsız bir hak olduğu iddiasını taşır. Ancak bu söylem, özgürlüğün gerçek anlamını gözden kaçırır: Özgürlük, insan onuruna ve evrensel etik değerlere uygun davranma sorumluluğu ile çerçevelenmiş bir kapasitedir. Kanada’nın Ottowa kentinde tanık olduğum bir manzara, bu çelişkiyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.
Bir Köprü Altının Anlattığı Hikâye: Özgürlük mü, Çöküş mü?
Sosyal devletin kapsayıcı imkânlarına rağmen, bir Kanada seyahatimde, alt geçitte karşılaştığım tablo, özgürlüğün nasıl bir sorumsuzluğa dönüşebileceğinin somut kanıtıydı. Beton zemine serilmiş genç bir kadın, bilinci bulanık, elleri yanda, adeta yaşamla bağını koparmış bir haldeydi. Yakınındaki grup, kamusal alanı kişisel bir “sığınak”a çevirmişti; dağınık kıyafetler, donuk bakışlar ve kontrolsüz davranışlar… Havaya karışan esrar kokusu, bu “özgürlük” anlayışının toplumsal bir trajediyi nasıl beslediğini ele veriyordu. Bu görüntü, “Bu beden benim” söyleminin karanlık yüzünü yansıtıyordu: İnsanın kendi varlığını ve onurunu çiğneyerek, kendini bir hiç uğruna tüketmesi…
Yerel bir arkadaşın, “Onlara her türlü yardım sunulur, ancak bu yaşam tarzı onların tercihi” açıklaması, özgürlüğün sorumluluktan koparıldığında nasıl bir çıkmaza sürüklendiğini gösteriyordu. Devlet, konut ve sosyal destek sağlasa da, bireyin bu imkânları reddetme “özgürlüğü”, toplumsal bir yara haline gelmişti.
Evrensel Yasa Testi: Herkes Böyle Davransaydı?
Kant’ın “Evrenselleştirilebilirlik İlkesi”, bu durumu değerlendirmek için kritik bir araç sunar: Bir eylemin ahlaki olması için, herkesin aynı davranışı sergilemesinin mantıksal bir çelişki yaratmaması gerekir. Peki ya alt geçitteki bu davranışlar evrensel bir yasa haline gelseydi?
- Açık alanda uyuşturucu kullanımı: Herkes kamusal mekânlarda esrar içse, sokaklar bilinç kaybı yaşayan insanlarla dolar, acil servisler ve sosyal sistemler çöker.
- Kendini terk etme hali: Herkes yaşam mücadelesini bırakıp sefaleti “tercih” etse, sosyal devlet bile anlamını yitirir. Yardım eli uzatan kurumlar, insanların kendini yok etme özgürlüğü karşısında çaresiz kalır.
- Kamusal alanın işgali: Parklar ve köprü altları herkes tarafından kişisel yaşam alanına dönüştürülse, ortak mekânlar kaosa gömülür.
Bu senaryolar, özgürlüğün keyfilikle karıştırıldığında nasıl bir toplumsal çöküşe yol açacağını gösterir. Özgürlük, ancak insanın kendine ve başkalarına karşı sorumluluğu taşıdığı sürece var olabilir.
Yavaş İntihar ve Ahlaki Çelişki
Açık alanda uyuşturucu kullanmak veya kendini sefalete teslim etmek, “özgürlük” kisvesi altında gerçekleşen bir yavaş intihardır. Kant’a göre intihar bile ahlaken meşru değildir, çünkü insanı “amaç” olmaktan çıkarıp bir “araç” haline getirir. Benzer şekilde, kişinin bedenini ve aklını sistematik olarak yok etmesi, özgür iradenin değil, irade çöküşünün göstergesidir.
Buradaki trajedi, devletlerin özgürlükleri güvence altına almasının yeterli olmamasıdır. Bireyin bu özgürlüğü nasıl kullandığı, insan onurunu koruyup korumadığı belirleyicidir. Kanada’daki insanlara sunulan imkânlar, onların bu desteği reddetme “hakkını” meşrulaştırmaz. Zira bu reddediş evrenselleşirse, insanlık onuru ve toplumsal bağlar yok olur.
Sonuç: Özgürlük, Sorumluluğun Omuzlarında Yükselir
Ottowa’daki o köprü altı, özgürlüğün sınırsız değil, sorumlu olduğunu hatırlatan bir uyarıdır. Gerçek özgürlük, “Herkes benim yaptığımı yaparsa ne olur?” sorusuna dürüstçe yanıt verebilen eylemlerde saklıdır. Kant’ın dediği gibi: “Özgürlük, ahlak yasasına boyun eğmektir.”
Özgürlük, ancak insanın kendine ve insanlığa saygı duyduğu yerde gerçek anlamını bulur; sorumluluğu reddeden bir özgürlük, kaosa davetiye çıkarır.
İnsan, yalnızca kendi bedeninin değil, ortak aklın ve onurun da bekçisidir. Özgürlük, bu bilinçle taşındığında anlam kazanır.
Özgürlük adına keyfiliği ve bireyin araçsallaştırılmasını engellemek; eğitim, hukuki düzenlemeler, kültürel dönüşüm, ekonomik adalet ve kurumsal şeffaflığın bütünleşik bir yaklaşımla ele alınmasını gerektirir. Bu sorunla başa çıkmak, tek bir yönteme indirgenemez, ancak evrensel insan onurunu merkeze alan sistematik bir iş birliğiyle mümkündür.