
Geçtiğimiz günlerde bir savunma sanayi fuarında sergilenen “yeni nesil” bombalardan biri, tanıtım cümleleriyle bile dehşet vericiydi. İçerisinde 10 bin parçacık barındıran bu bomba, patlama anında parçalarını 1 kilometrelik bir alana dağıtarak çevresindeki tüm canlıları yok edecek şekilde tasarlanmıştı. Bir mühendislik harikası gibi sunulan bu ölüm makinesi, çocukları, kadınları, hayvanları ve doğayı hedef almaktan muaf değil. Bu teknoloji “ilerleme” diye tanıtılsa da aslında insanlığın vicdanen çöküşünü simgeliyor.
Aynı dönemlerde dünya genelinde orman yangınlarıyla birlikte milyonlarca canlının yok oluşuna, su kaynaklarının tükenmesine, kuraklık ve açlık tehlikesinin büyümesine tanıklık ettik. Bu krizlerin çoğu insan eliyle büyütüldü ve faturasını yine en savunmasızlar ödedi. Peki neden teknoloji, 10 bin parçacıkla daha etkili öldürmek için geliştiriliyor da, aynı kaynaklar yangınları önlemeye, kuraklığı azaltmaya, açlığı gidermeye harcanmıyor?
2025: Sessizliğin ve Zulmün Yılı
2025 yılı, sadece bu soruların değil, küresel vicdansızlığın da derinleştiği bir yıl oldu.
Gazze’de siviller, hastaneler, okullar ve mülteci kampları sistematik olarak hedef alındı. Birleşmiş Milletler kararları etkisiz kaldı, savaş suçu niteliğindeki eylemler uluslararası toplum tarafından görmezden gelindi.
Hindistan’da seçimler medya tekelleri ve dijital gözetim araçlarıyla manipüle edildi. Müslümanlara karşı nefret politikaları kurumsallaştırıldı, bazı bölgelerde mahkeme kararı olmaksızın evler yıkıldı.
Fransa’da göçmen kamplarında içme suyuna kimyasal madde karıştırılarak onlarca kişi zehirlendi. Olayın sorumluları yargılanmadı; ırkçılık ve ayrımcılık devlet politikası hâline geldi.
Suriye’de muhalif bölgelerde kuşatma, bombardıman ve insani yardımların engellenmesiyle yürütülen sistematik baskılar devam etti.
Bazı ülkelerde Anayasa Mahkemesi kararları açıkça hiçe sayıldı. Akademisyenler, gazeteciler ve hak savunucuları soyut suçlamalarla cezalandırıldı. Cezaevleri doldu, adalet sistemi güvenilirliğini yitirdi.
Yunus Emre’nin Aynasında
Tüm bu karanlık tablonun ortasında, yüzyıllar öncesinden bir dervişin sözleri hâlâ ışık tutuyor:
“Mal sahibi mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan.”
Bu dizeler, dünyevi hırsın, zenginlik ve sömürü arayışının anlamsızlığını; kişisel iktidar tutkusu ve kibirle kurulan zulüm düzenlerinin geçiciliğini gözler önüne seriyor. Güç, şiddet ve tahakküm üzerine kurulan her yapı çökmeye mahkûmdur. Kalıcı olan, ancak sevgiyle ve adaletle kurulan düzendir.
Yunus’un çağlar üstü mesajı, bugün de geçerlidir:
“Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.”
“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, halka müderris olsa da hakikatte asidir.”
Sessiz Kalanlar da Sorumludur
Zulmün olduğu yerde susmak, sadece ahlaki değil, tarihsel bir suçtur. Sessizlik, zalimin elini güçlendirir. Demokrasi, adalet, vicdan gibi kavramların içi boşaltılırken, sivil toplumdan akademiye, sanattan hukuka kadar herkesin sorumluluğu vardır.
Tek adam rejimleri, medya manipülasyonu, sermaye sömürüsü ve otoriter eğilimler her geçen gün insanlığı biraz daha tüketiyor. Ancak hiçbir iktidar sonsuz değildir. Tarih, zulme göz yumanların da eninde sonunda yargılandığı örneklerle doludur.
Gerçek Güvenlik: Yaşamı Korumaktır
Gerçek güvenlik, daha çok bomba, daha çok gözetimle değil; adaletin, eşitliğin ve temel hakların korunmasıyla sağlanır. Ormanları korumak, susuzluğu önlemek, hayvanları yaşatmak, savaşsız bir gelecek kurmak: İşte asıl teknoloji hedefi bu olmalıdır.
Sonuç Yerine
Yunus’un sözleriyle bitirelim:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin,
Bu nice okumaktır?”
Kendimizi ve insanlığımızı hatırlamazsak, her yeni bomba sadece düşmanı değil, vicdanımızı da yok eder.