
Geçtiğimiz günlerde art arda yaşanan olaylar, toplum olarak içinde bulunduğumuz derin krizi bir kez daha gözler önüne serdi. 14 yaşında bir öğrencinin gerçekleştirdiği katliam; öncesinde farklı şehirlerde yaşanan silahlı saldırılar, cinayetler ve şüpheli kayıplar ile birlikte değerlendirildiğinde, yalnızca münferit vakalar değil, yapısal bir sorunun yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ortaya atılan iddialar ise en az bu olaylar kadar sarsıcıdır: Delillerin karartılması, hastane kayıtlarının silinmesi, maktule ait telefon verilerinin yok edilmesi ve kamu gücünün bir suç şüphelisini korumak amacıyla kullanıldığı yönündeki tanık beyanları, meselenin sadece bireysel değil, kurumsal bir boyut taşıdığını göstermektedir.
Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırı, bu zincirin en ağır halkasını oluşturmuştur. Henüz 14 yaşındaki bir öğrenci, okula getirdiği silahlarla sekizi öğrenci, biri öğretmen olmak üzere dokuz kişiyi öldürmüş, çok sayıda kişiyi yaralamıştır. Olaydan yalnızca bir gün önce Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir başka saldırı gerçekleşmiş, aynı gün Gaziantep ve Mersin’de de silahla bağlantılı olaylar yaşanmıştır. Bu tablo, şiddetin tesadüfi değil, yaygın ve sistematik bir hale geldiğini göstermektedir.
“Silah Namustur” Söyleminin Tehlikesi
Bu olayda en çarpıcı unsurlardan biri, failin babasına atfedilen “silah namustur” ifadesidir. Bu söz, yalnızca bireysel bir düşünceyi değil, aynı zamanda tehlikeli bir zihniyeti yansıtmaktadır.
Çünkü namus; insanın dürüstlüğü, adaleti, sorumluluk bilinci ve başkalarının hakkına saygısıyla ilgilidir. Silah ise özünde bir güç ve öldürme aracıdır. Bu iki kavramı eşitlemek, değerler sistemini tersine çevirmek anlamına gelir.
Silahın namusla özdeşleştirilmesi, genç kuşaklara yanlış bir mesaj verir: Haklı olmak yerine güçlü olmak, diyalog yerine şiddet, karakter yerine korkutma ön plana çıkar. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu toplumlarda hukuk, empati ve uzlaşma kültürü zayıflar.
Ayrıca bu söylem, silahı sıradanlaştırır ve meşrulaştırır. Kutsallaştırılan her araç gibi, silah da eleştiri dışı kalır. Oysa silahın bulunduğu her ortamda, bir anlık öfke geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilir. Aile içi şiddetten sokak çatışmalarına kadar pek çok trajedinin temelinde bu sıradanlaşma yatmaktadır.
Gerçek cesaret, tetiğe uzanan parmakta değil; öfkesini kontrol edebilen iradede ortaya çıkar. Saygınlık ise korku salmakla değil, adaletli ve güvenilir olmakla kazanılır.
Bireysel Değil, Çevresel ve Kurumsal Bir Sorun
Failin geçmişine dair ortaya konan bilgiler, bireysel psikolojinin ötesinde çevresel faktörlerin de belirleyici olduğunu göstermektedir. Daha önce sergilediği saldırgan davranışlar, kendine zarar verme eğilimleri ve bu durumların yeterince ciddiye alınmaması, ihmalin boyutunu ortaya koymaktadır.
Ancak asıl dikkat çekici olan, kamu görevlilerine yönelik iddialardır. Bir kamu otoritesinin, suç şüphelisini korumak amacıyla devletin imkânlarını kullandığı yönündeki beyanlar doğruysa, bu durum yalnızca bir suçu değil, hukuk düzeninin çöküşünü ifade eder.
Hukukun Üstünlüğü Olmadan Güvenlik Sağlanamaz
Bu tür olayların temelinde, hukukun üstünlüğünün zayıflaması yatmaktadır. Kamu görevlilerinin hukuka değil; korku, sadakat veya çıkar ilişkilerine göre hareket ettiği bir düzende, adalet mekanizması işlevini yitirir.
Oysa hukuk devleti; kuralların kişilere göre değişmediği, yetkinin keyfi kullanılmadığı ve herkes için öngörülebilir olduğu bir sistemdir. Liyakat yerine sadakatin esas alındığı, hesap verebilirliğin ortadan kalktığı bir yapıda ise kurumlar işlevsizleşir.
Delilleri karartan bir kişinin ödüllendirilmesi, hukuki güvenliğin ortadan kalktığının en açık göstergesidir. Bu durum, yalnızca adalete olan güveni değil, toplumsal düzeni de sarsar.
Aynı şekilde ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün ve eleştiri hakkının sınırlandırıldığı bir ortamda, yanlışların görünür olması ve düzeltilmesi de mümkün olmaz. Oysa eleştiri, bir toplumun kendini onarma mekanizmasıdır.
Sonuç: Değerlerin ve Hukukun Yeniden İnşası
Yaşanan bu trajediler, bize açık bir gerçeği hatırlatmaktadır: Şiddetin önlenmesi yalnızca güvenlik tedbirleriyle mümkün değildir. Asıl ihtiyaç, değerler sisteminin ve hukuk düzeninin yeniden inşa edilmesidir.
Namusun silahta değil vicdanda arandığı, gücün değil adaletin yüceltildiği, sadakatin değil liyakatin esas alındığı bir düzen kurulmadıkça bu tür olayların önüne geçmek mümkün değildir.
Gerçek çözüm; demokratik hukuk devletinin güçlendirilmesi, kuvvetler ayrılığının sağlanması ve yargı bağımsızlığının teminat altına alınmasının yanı sıra hukuki güvenlik, öngörülebilirlik ve belirliliğin tesis edilmesi, temel hak ve özgürlüklerin—özellikle ifade ve basın özgürlüğünün—korunup geliştirilmesidir. Ancak bu şekilde toplumsal güven yeniden inşa edilebilir ve benzer acıların önüne geçilebilir.