
İnsanoğlunun en büyük hatalarından biri, kendini “mutlak doğru” konumuna yerleştirip, tüm bir toplumu veya inancı “mutlak kötü” ilan etmesidir. Oysa, bir halkı, bir dini, bir ırkı ya da bir milleti toptan kötü, zalim veya ahlaksız ilan etmek; yalnızca önyargının değil, aynı zamanda Yaratıcı’nın adaletini sorgulamanın bir başka biçimidir. Çünkü bir topluluğun içinde tek bir iyi insan dahi varsa, yapılan genelleme iftira niteliğindedir.
Topyekûn bir halkı lanetlemek, “yaratılışın adil olmadığı” iddiasını zımnen kabul etmektir. Bu düşünce biçimi, Yaratıcı’nın bazı insanları kötü, diğerlerini ise iyi olarak yarattığını varsayar. Oysa adaletin özü, insanın kendi tercihlerinde gizlidir. Her birey, iyiliği ya da kötülüğü kendi iradesiyle seçer. Dolayısıyla, bir milleti “doğuştan kötü” ilan etmek, aslında insanın kendi ahlaki sorumluluğundan kaçışıdır.
Yaratıcı’nın insanları farklı koşullarda yaratmasını bir “adaletsizlik” olarak göremeyiz; ancak bir toplumun geçmişini, bugününü ve geleceğini topyekûn kötü, zalim ya da umutsuz ilan etmek başlı başına bir ırkçılık, nefret söylemi ve önyargının kurumsallaşmasıdır. Bu tür bir yaklaşım, açıkça olmasa da zımnen, Yaratıcı’nın adaletini sorgulamak anlamına gelir.
Topyekûn Yahudi düşmanlığı yapmak, doğmuş ve doğacak bütün Yahudileri kötü, zalim ve ahlaksız ilan etmek; kimi ülkelerde azınlıklara karşı nefret duyguları aşılayarak onları “genetik olarak kötülüğe yatkın” göstermek; siyahileri, beyazları ya da farklı dilleri konuşan halkları “yaratılış itibarıyla aşağı” görmek… Bunların hepsi aynı zihinsel çarpıklığın ürünüdür.
Bu bakış açısı, Yaratıcı’nın adil olmadığına inanmaktır; yani yaratılışın hikmetine haksızlık etmektir.
Oysa insanın görevi yargı dağıtmak değil, adaletin izini sürmektir.
Dünyada en çok Nobel ödülü almış bir toplumu topyekûn “vahşi” veya “kötü” ilan etmek bile başlı başına bir çelişkidir. Çünkü o insanlar, icatlarıyla, keşifleriyle, tıptan fiziğe, barıştan edebiyata kadar tüm insanlığa hizmet etmişlerdir. Suç bireyseldir; insanın eylemine aittir. Yönetimleri, ideolojileri, çıkar ağlarını, zulmü veya sömürüyü eleştirmek elbette mümkündür; hatta gereklidir. Ancak o yönetimleri bahane ederek tüm bir milleti düşmanlaştırmak, insanlık onuruna da, Yaratıcı’nın adalet anlayışına da sığmaz.
Bir ülkede dili, rengi ya da etnik kökeni farklı olan büyük toplulukları “mutlak kötü” ilan etmek, Yaratıcı’nın adil davranmadığını iddia etmekle eşdeğerdir. Çünkü bu, yaratılışın hikmetini reddetmek, insanın iradesini yok saymak ve kaderi tek bir kimliğe mahkûm etmektir.
Oysa insanın gerçek değeri, doğduğu yerden değil, yaptığı tercihlerden doğar.
Hiçbir toplum, tek bir renkten, tek bir dinden, tek bir düşünceden ibaret değildir. Her milletin içinde adalet arayışında olanlar da vardır, zulme hizmet edenler de. Bu nedenle, topluluklar değil, davranışlar yargılanmalıdır. Aksi hâlde insan, farkında olmadan kendini Yaratıcı’nın yerine koyar ve adaletin değil, öfkenin temsilcisi olur.
Gerçek adalet, kimseyi doğduğu yerden, soyundan veya inancından dolayı suçlamamakla başlar. Çünkü Yaratıcı, insanı sorumlu bir varlık olarak yaratmıştır; kimseye doğuştan günah ya da fazilet yüklememiştir. Dolayısıyla, bütün bir halkı lanetleyen her dil, aslında kendi insanlığını kirletir.
Gerçek insanlık, farklılıkları Yaratıcı’nın kudretinin yansıması olarak görebilmekte yatar. Zira yaratılıştaki çeşitlilik, adaletsizlik değil, hikmettir.
Kimin hangi yöne yürüyeceğini belirleyen, doğduğu toprak değil, yüreğindeki adalet duygusudur.