
Demokratik bir hukuk devleti, yalnızca yazılı normlarla değil, aynı zamanda bu normların etkin, tarafsız ve eşit şekilde uygulanmasıyla hayat bulur. Bu bağlamda yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve liyakat ilkeleri, bir ülkenin hem vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini güvence altına alması hem de kamu düzeninin sağlıklı bir biçimde tesis edilmesi açısından yaşamsaldır. Ancak son yıllarda yargı sistemine yönelik eleştiriler, artık münferit hataların ötesine geçmiş, sistematik bir sorunlar bütününe işaret etmeye başlamıştır. Adil yargılanma hakkının ihlali, yargıya güvensizlik, yargı erkine dış müdahaleler, liyakat eksikliği ve siyasi etkilerle şekillenen kararlar, hukuk devleti ilkelerini tehdit eden başlıca sorunlar hâline gelmiştir.
Yargıya olan güven, bir toplumun hukuki meşruiyet algısıyla doğrudan bağlantılıdır. Oysa bugün kamuoyunda giderek daha fazla yankı bulan davalarda, mahkemelerin delil değerlendirmesi, bilirkişi raporları, tutuklama kararları ve sürelerin makul olup olmadığına ilişkin tartışmalar, adalet sistemine olan güvenin ciddi şekilde zedelendiğini göstermektedir. Hâkim ve savcı atamalarında liyakat yerine sadakatin belirleyici olması, yargının bağımsızlık sınırlarını belirsizleştirmekte, adaletin gerçek anlamda tecelli etmesini engellemektedir. Sadece yüksek mahkeme mensuplarının değil, birçok hukukçunun da dillendirdiği gibi, bu durum artık sadece bir “yapısal zafiyet” değil, aynı zamanda bir “adalet krizi”dir.
Nitekim yakın zamanda oğlunu kaybeden bir yüksek yargı mensubunun açıklamaları bu krizi çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir. Acısını bir kenara koyarak kamuoyu önünde yargı camiasını eleştiren bu yüksek yargı mensubu, “Kimse ‘Ben iyi bir yargıcım’ demesin. Hepimiz sınıfta kaldık” sözleriyle sadece bir kişisel trajediyi değil, aynı zamanda sistemin bütününde yaşanan çürümeyi dile getirmiştir. Adalet sistemine 35 yılını vermiş bir kişinin, evladının ölümünden sonra kendi oğlunun dosyasını gözyaşları içinde okuduğunu ve görevdeki diğer yargı mensuplarının yalnızca taziye için değil, adalet için de seslerini yükseltmeleri gerektiğini söylemesi, yargı etiği ve kurumsal sorumluluk adına önemli bir vicdan çağrısıdır.
Söz konusu olayda, farklı kamu kurumlarının sorumluluk alanına giren çok sayıda ihmal, belge sahteciliği, olumsuz raporların gizlenmesi ve kamu görevlileri arasında koordinasyonsuzluk dikkat çekmektedir. Yetkili bakanlıklar, belediyeler, il özel idareleri ve denetim birimlerinin yükümlülüklerini yerine getirmemesi, bir faciaya davetiye çıkarmış; sonrasında ise kimsenin sorumluluk üstlenmemesi, kamuoyunda “organize ihmal” ya da daha sert tabirle “organize kötülük” olarak nitelendirilmiştir. Bu sadece idari bir başarısızlık değil, aynı zamanda hukuki ve etik bir iflastır. Kayıpların ardından yapılan açıklamalarda, kurumların birbirine sorumluluğu atarak geri çekilmesi, kamu hizmetinin bir “emanet” değil bir “imtiyaz” gibi algılandığını düşündürmektedir. Böyle bir zeminde, yargının bu ihmaller karşısında etkisiz kalması ya da görev ihmali şüphesi altındaki kişi veya kurumları koruması, yalnızca mağdurları değil tüm toplumu vicdani bir travma içinde bırakır.
Öte yandan, hukuk sisteminde giderek yaygınlaşan başka bir sorun daha dikkat çekicidir: Hukuki işlemin dolandırıcılık, gerçekten dolandırıcılık olan eylemin ise hukuki işlem sayıldığı; ceza hukukunun temel ilkelerine açıkça aykırı uygulamalarla karşılaşılmaktadır. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi göz ardı edilerek, açıkça suç teşkil eden eylemler için ceza öngörülmemekte; buna karşılık, yasada suç olarak tanımlanmamış eylemler genişletici yorumla cezalandırılmaktadır. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uygulanmamakta, ceza yargılaması şüpheden hüküm üretme mekanizmasına dönüşmektedir. Dahası, suçun şahsiliği ilkesi de ihlal edilmekte, kişilerin mensubu olduğu kurum, inanç veya etnik aidiyet üzerinden cezalandırma refleksi oluşmaktadır. Masumiyet karinesi sistematik biçimde zedelenmiş, tutuklama tedbir olmaktan çıkıp adeta bir ceza infaz yöntemi haline gelmiştir.
Tüm bu uygulamalar sonucunda kamu düzenine olan güven ciddi şekilde sarsılmakta, toplum nezdinde hukuk sistemi “haklıyı koruyan” değil, “güçlüyü kollayan” bir yapıya dönüştüğü algısı yaygınlaşmaktadır. Bu güven erozyonu yaşandığında, alınacak hiçbir ekonomik ya da siyasi önlem, toplumsal barışı tesis etmeye yetmez. Adaletin gözetilmediği, hesap sorulabilirliğin işlemediği bir düzende, refah toplumu da, kalıcı barış da, yatırım güvenliği de, temel insan hakları da sürdürülebilir değildir. Oysa bağımsız, tarafsız ve etkin bir yargı, yalnızca hukuk devleti için değil; aynı zamanda toplumsal vicdanın, kamu düzeninin ve insan onurunun teminatıdır.
Dipnot – Kaynakça:
Danıştay Daire Başkanı’nın, Kartalkaya’da kayak tesislerinde hayatını kaybeden oğlunun ardından yaptığı açıklamalar için bkz:
Diken, 14 Ocak 2024